Ana Sayfa Haberler Hovsep Hayreni ile RÖPORTAJ :104 yıldır Kanayan Yara; Ermeni Soykırımı

Hovsep Hayreni ile RÖPORTAJ :104 yıldır Kanayan Yara; Ermeni Soykırımı

104 yıldır Kanayan Yara: Ermeni Soykırımı

Ermeni Ulusuna yönelik Soykırımın 104. Yılında, araştırmacı – Yazar HOVSEP HAYRENİ ile, RÖPORTAJ:

Hovsep Hayreni, Ermeni ulusuna yönelik Soykırımın tarihçesi, arkaplanı ve yüzleşmeye yönelik yayınladığı kitaplarıyla tanınıyor. Şimdiye kadar „YUKARI FIRAT ERMENİLERİ 1915 VE DERSİM „ ve „1915 BAĞLAMINDA KÜRT- ERMENİ TARİH MUHASEBESİ „ adlı kitapları yayımlandı.

SoruSayın Hovsep Hayreni, Ermeni ulusuna yönelik soykırımın 104. Yılında dünyanın soykırım gerçeğine yaklaşımı nedir?

Dünya genelinde halen arzu edilir bir duyarlılık oluştuğunu söyleyemeyiz. Bunu genel olarak soykırım fiiline karşıtlık anlamında söylemek bile zordur. 1948 tarihli soykırım karşıtı sözleşmeyle bu nitelikte bir suç tanımı ve ona ilişkin önlemler kabul edilmiş olmasına rağmen, devletlerin yaklaşımları kendi çıkarlarına endeksli, toplumsal bilinç ve duyarlılık da maalesef halen düşüktür. Soruyu 1915 özgülünde alırsak, durum daha da vahim sayılır. Verilen mücadeleler sonucu dünyada bir kaç düzine ülke Ermeni soykırımını artık resmen tanıyor olsa da, bu cürümü işlemiş olan devleti hesap vermeye zorlamayan ve Ermeni halkının travmasını iyileştirmeye yetmeyen bir gelişme olduğunu söylemek gerekir. Son yıllarda Almanya’nın kendi sorumluluk payını da kısmen kabul ederek bu tanımaya katılım göstermesi, Fransa’nın 24 Nisan’ı resmi anma günü ilan etmesi olumlu yönde yeni gelişmelerdir. Ama tanımanın ötesinde asıl muhatabı olan devlete bunu tanıtma, adalet ve telafiyi sağlama yönünde çaba gösterilmediği sürece tutarlı bir yaklaşımdan söz etmek zor olur.

Soru- T.C. Devleti soykırımını kabul etmiyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de katliamcı gelenek ve politikalar (Kürt ulusuna ve azınlıklara yönelik) devam ediyor. Türk halkının soykırımla yüzleşmesi konusunda neler yapılmalı?

Evet, dünyadaki tanıma düzeyine rağmen, olayın yaşandığı ülkede inatçı bir red ve inkar devam ediyor. Bu yalnız devlet katında değil, toplumsal boyutta ve halk nezdinde de süren bir gerçekliktir. Neden böyle olduğuna bakarsak, yalnızca devletin beyin yıkamasıyla açıklanacak bir durum olmadığını; o büyük cürüme toplumsal katılımın yoğunluğuyla ilgili ve orantılı bir durum olduğunu görürüz. Bu bakımdan halkın da yüzleşmesi gerektiği doğrudur. Ama yalnız Türk halkının değil, Kürt halkının ve genel olarak Müslüman grupların kendi paylarına muhasebe yapmaları gerektiğini söylemek daha doğru olur. Bu yönde atılan adımlar yok değil, olduğu kadarıyla onları taktir etmeliyiz. Ama halen bu da çok cılız sayılır. Hristiyan halkların yok edilmesinden sonra kendisine yönelen ırkçı-şoven saldırganlık karşısında haklı bir mücadele yükselten Kürtlerin bile, geçmişte Ermeni ve Süryani halklarını yok etmeye ilişkin ortaklıklarını sorgulama ve bundan sağlanan çıkarlarla yüzleşme konusunda pek iyi bir performans gösterdikleri söylenemez. Sonuç olarak Türkiye’de devletin inkarcılığını da kıracak olan toplumsal yüzleşmenin kendisidir. Son bir kaç on yıl içinde görülen gelişmeler henüz başlangıç denecek kadar sınırlı ise daha alınacak çok yol var demektir. Bu ülkede halkın devlete bağlılık derecesi ve milliyetçi-muhafazakar kesimin ağırlığı daha baştan o büyük suç ortaklığıyla şekillenmiştir. Büyük bir vicdan muhasebesiyle kollektif kirlilikten arınmadıkça bu halkın devrim yapması ve toplumun demokratikleşmesi de beklenemez. Halkın gericilikle bağlarının zayıflatılması için tarihsel yüzleşmelere özellikle ağırlık verilmelidir. Yakında T.C.’nin kuruluş efsanesi olarak 19 Mayıs 1919’un yüzüncü yıl kutlamaları olacak. Ona ilişkin sorgulayıcılık çok önemlidir.

Soru- Bu konuda diğer sol geleneklerden farklı olarak Kemalizmi eleştiren İbrahim Kaypakkaya’nın açtığı bir çığır var, onu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şüphesiz bu radikal çıkış çok değerlidir. Hele de o yaşta ve o günkü Türkiye’de bu konulara ilişkin kaynak kıtlığına rağmen Kaypakkaya’nın görebildiği gerçekler, yapabildiği sorgulamalar çok çarpıcı ve tabu kırıcı nitelikte olmuştur. Fakat sonraki dönem yayın dünyasına giren çeviri kitaplar ve Türkçe araştırmalar tarihin o karanlık süreçlerini çok daha berrak görmeye imkan verirken Kaypakkaya’nın takipçilerinin onun görüşlerini daha ileri götürmede ne kadar yetersiz kaldıkları da bir gerçek. Kendi zamanındaki sınırlı verilerle Ermeni halkının yok edilişini beri benzer keşfedebilen ve bu konuya ancak bir kaç yerde dolaylı olarak değinebilen Kaypakkaya, Kemalist hareketin özünde anti-emperyalist olmadığını görmekle beraber, adına “Kurtuluş Savaşı” denilen şeyin aslında yerli Hristiyan halklardan tamamen kurtulma ve onların haklarını ilelebet gaspetme hareketi olduğunu yeteri açıklıkla tespit etmesi mümkün olamamıştır. Bu eksiklik o gün için çok doğal iken, sonraları bilgi kaynakları onca genişlediği halde takipçilerinin bu konularda yeni tespitler yapmaktan uzak kalmaları normal değildir. Bunların aşılması gerekir.

Soru- Siz yaptığınız çalışmalarda soykırıma dair kamuoyunun pek bilmediği hangi gerçeklerle karşılaştınız?

Benim 1915’e ilişkin çalışmam bir bölge (Dersim’i de içeren Yukarı Fırat Havzası) özelinde yoğunlaşma ve Ermeni halkının hafızasını derleme şeklinde oldu. Bunu o sürecin öncesi ve sonrasıyla birlikte yapmaya çalıştım. Önceki süreçlerin ayrıntılarını izledikçe soykırımın zeminini, soykırımın yerel uygulamarını derledikçe de onun genel karakterini ve amaçlarını daha iyi anlamaya başladım. Soykırım üzerine yayınlanmış önemli eserleri okuma eşliğinde yürüttüğüm bu çalışma bana genel planda ve bölge özgülünde bazı analizler yapma imkanı da verdi. Ermeni halkının Kürtler ve Alevilerle iç içe yaşadığı bu alanda gelişmeleri değerlendirirken, bu tarih nasıl daha farklı yaşanabilirdi yönünde çıkarsamalar yaptım. Başka çalışmalarda pek çarpıcı şekilde görülmeyen, fakat derlemiş olduğum bölgeye ilişkin Ermenice kaynaklarda ta Abdülhamit günlerinden başlayıp en sonu Ermenilerin bitirilmesine kadar her saldırganlık dalgasında başat suçlama olarak yinelenen “Ermeniler beylik istiyor” söylemi özellikle dikkatimi çekmişti. Değişik Müslüman grupların “beylik isteyen millet” suçlamasıyla Ermenilere saldırması, onlara her kötülüğü reva görmesi ilginçti. Böylesi olayları derledikçe yakın tarihte Kürtlere yönelik “Bölücüler” suçlamasının ve yine ihtiyaç duyuldukça harekete geçirilen sivil güruhların ve linç kültürünün aynı damardan geldiğini farkettim. Ayrıca Türk egemen zihniyetinde bu gibi sorunlara barışçı çözüm bulma anlayışının hiç ama hiç mevcut olmadığını, en ufak bir hak tanımanın mutlaka ayrışma ve toprak kaybına yol açacağı varsayımıyla her defasında şiddetle bastırma ve olmazsa kökünü kazıma histerisinin değişmez bir karakter halinde sürdüğünü düşünüyorum. Bu nedenle kitabımın en son başlığında bütün o tarihten çıkarılacak bir sonuç olarak, Hans-Lucas Kieser’in “Iskalanmış Barış” tanımından feyz alarak, fakat daha farklı bir değerlendirme ile “Kaçırılmış ortak kurtuluş fırsatı”na vurgu yaptım. Zira o gerçeklik içinde hakim ulus konumundaki Türkler ile barış içinde bir gelecek kurmanın imkanı kalmamışken, Ermeniler kısmen Kürtlerle, daha çok da Alevilerle ittifak imkanları yaratarak Yukarı Fırat bölgesinde soykırım uygulamalarına karşı çetin bir direniş gösterebilir, böylece Van’da olduğu gibi kayıplarını azaltabilir ve belki savaşın sonunda Türk boyunduruğundan kurtulmanın ortak başarısını da gösterebilirlerdi. Tarih gerçi “eğer ki” ve “belki”lerle yazılmıyor, ama geleceğe ışık tutması için bu tür varsayımlar üzerine düşünmekte bir sakınca da yoktur, yararlı olabilir.

Soru- Tarihten ders çıkartma bağlamında başka neler söylemek istersiniz?

Birkaç cümleyle bunları özetlemek dahi kolay değil. Gerçekten çok öğretici yönleri var o kırılgan ve trajik tarihin. Öz olarak şunu belirtmek isterim ki, hem öncesinde gelişen Ermeni ulusal hareketi ve çözüm arayışlarının olduğu Ermeni sorunu, hem de bu zeminde devletin “meseleyi halletme” yolu olarak başvurduğu soykırımı son derece ilginç, şok edici ve bazen inanılmayacak kadar şaşırtıcı gelişmelerle dolu olmuştur. Ama bu ülkede sonraki kuşakların en ilerici kesimleri dahil olmak üzere, hemen hiç kimse o tarihi inceleme ve ondan öğrenme durumunda olamamıştır. O kadar ki, yakın zamana kadar bu ülkede sosyalist-komünist hareketin Mustafa Suphilerle başladığı sanılır, ilk Marksist fikirlerin Ermeni Sosyal Demokrat Hınçak partisiyle savunulur olduğu bilinmez, soykırımın başlangıç evresinde darağacına çekilen Paramaz ve arkadaşlarını kimseler tanımazdı. Halen de bilinmeyen çok şeyler var. Ermeni ulusal hareketinin ilk nüvelerinin geliştiği Van’da öncü kişilikleriyle farklı çığırlar açan üç Mıgırdiç’leri ve oluşan kültürel-politik akımları bugün de pek kimse duymamıştır. Van gibi Xarpert’in (bugünkü Elazığ) nasıl canlı bir eğitim ve kültür merkezi olduğunu okuyan çok kişinin buna inanası gelmez. Aydınları, politik öncüleri ve halkıyla Ermenilerin o zorlu mücadele sürecinde ne sorunlarla karşılaştıkları, nasıl yol almaya çalıştıkları, ne gibi erdemler ve yanısıra nasıl zaaflar gösterdikleri, sık sık safça inanıp nasıl aldandıkları, en çok da öngörüsüzlük ve tedbirsizlikle ne büyük kayba uğradıkları hep ders çıkarılacak durumlardır. O süreçlerin muhatabı olan devlet kendi tecrübelerini kuşaktan kuşağa aktarır ve sonraki dönemlere daha da donanımlı girerken, cumhuriyet döneminin sol hareketleri ve Kürt ulusal hareketi tam tersine o tarihi adeta hiç bilmeyerek deneme yanılma yoluyla yürümeye çalışmıştır. Son on yıllarda Kürt sorunu etrafında yaşanan pek çok şey, yüz yıl kadar öncesi Ermeni sorununda yaşananların benzeri, bazen hatta tekrarı gibidir. Ama sol kesim gibi, Kürt hareketinin öncüleri de kendinden önceki Ermeni deneyiminden öğrenmeye pek hevesli değiller. Bunda bilinç altı bir alerjinin de payı olabilir, o tarihle yüzleşmenin can sıkıcı tarafları da sakınma yaratabilir.

Soru- Bunu söylerken, soykırıma katılım boyutlarını sorgulama yönünden Kürtler arasındaki bazı çekinceleri kastediyorsunuz galiba…

Evet, bu halen önemli bir handikaptır aslında. Bugün özgürlük mücadelesi veren Kürtler, geçmişte o mücadeleyi veren Ermenilere yapılanları tam mahkum etmekten kaçınıyor, önemli bir kısmı 1915’teki suç ortaklığını “Kürtlerin politik iradesi yoktu” ve “Kürtler kullanıldılar” gibi çok anlamlı olmayan gerekçelerle basite indirgiyor. Daha anlaşılmaz olan, hemen sonrasında Kemalist hareketle ittifak yapan Kürtlerin “Türklerle omuz omuza kurtuluş savaşı vermiş olmak” ve “bu ülkenin iki asli kurucu unsurundan biri olmak”la yüceltilmeleridir. Biraz önce mevcut olmayan siyasi irade bu defa dört başı mamur mevcut oluyor. Ama bu çelişki bir yana, o övünç duyulan sürecin gerçekliği de 1915’ten farklı değil. Kemalist hareket soykırımcı İttihat ve Terakki kadrolarıyla dolu olduğu gibi, 1919-23 arası dönemde Pontus Rumlarını soykırıma uğratma, Kilikya’ya dönüş yapan Ermenileri yeniden kırıp atma, Kars-Ardahan taraflarını işgal edip kalan Ermenileri kırma ve kaçırtma, İzmir’de Rumları ve Ermenileri katledip “düşmanı denize dökmekle övünme” gibi insanlık suçları devam ettirilmiş, Koçgiri Alevi Kürtleri de bundan nasibini almıştır. Cumhuriyet’in kuruluş aşamasını “ülkenin farklı kimliklerini kucaklayan bir süreç” olarak değerlendirmek ve ona sahip çıkmak, Müslüman kimlikleri (Türklük potasında eritmek üzere) yanına alan ve diğerlerini sıfırlayıncaya kadar bitirmeye çalışan Türk egemen siyasetine destek olmaktır. Sonra da o devlet asimilasyona ayak direyen Kürtleri hedefleyince bu defa “başlangıç ilkelerinden sapan” bir sürece girildiğini söylemek o tarihten bir şey anlamamaktır. Bu gibi örnekler şimdiki Türkiye ve Kürdistan’ın en demokratik muhalefetinde bile ne ilginç tarihsel bilinç çarpıklıkları olduğunu gösterir. Bir de tabii, geçmiş tarihten bahsederken olsun Ermenilerin yurtlarına ilişkin saygı ve hassasiyetin gösterilmemesi, soykırımla yitirilmiş olan Batı Ermenistan’ın ezelden beri Kürdistan’mış gibi gösterilmesi, soykırımın sonuçlarından politik olarak istifade etme anlamına gelen ve etik sorgulamayı gerektiren bir durumdur. Buna bir kaç yerde dikkat çektiğim zaman inadına işi ifrada vardırıp “Kürtlerin 1071’de Alparslan öncülüğündeki Türlerle beraber bu toprakları Ermeni işgalinden kurtardığı”nı söyleyen Kürt ulusalcıları bile çıktı. Aslında yakın dönem için “Vurun Antepliler namus günüdür” türküleri eşliğinde Kilikya (Antep, Maraş, Adana ve çevresi) Ermenilerine ikinci soykırımı yaşatanlara övgüler dizilmesi de bundan farklı değildir. Bir zamanlar o türküler bizim dilimize de bilmeden yapışmıştı, sonra okuyup öğrendikçe kimin kendi yurdunda namusuyla yaşamaya, kimin acımasızca söküp atmaya çalıştığını anlar olduk.

Soru- Bir de bu gibi yörelerin “kurtuluş günü” adına Ermenilere nefret kusma gösterileri devam ediyor.

İşte o da bizim yaralarımızın üstüne dökülen tuz gibidir. Dünyada çok az ırkçılık örneği, özellikle hedeflediği bir kimliğe bu kadar aşırı kin kusabilir. Türkiye’de bir çok azınlık kimliğe yönelik aşağılayıcı söylem bulunabilir, ama hepsi içinde Ermeniliğe yönelik olan hakaret, küfür, aşağılama zirveyi oluşturur. Başka söze ne gerek, birine Ermeni demenin kendisi küfür yerine geçiyor. Toplum da bunu kanıksamış ve sürdürüyor. Görece dostane yaklaşan yörelerde bile birinin Ermeniliğinden bahsedince “haşa haşa” diyenler çıkıyor. Armenofobi diye tanımlanan bu özel nefretin daha eski kökleri olsa da, esas keskinliğine 1915 soykırım süreci ve sonrasında ulaştığını söyleyebiliriz. Bunun da nedeni, bu halkın köklerini kazımaktan gelen suçluluk duygusu, bütün zenginliklerini gaspetmekten gelen borçluluk ve ardından soykırım konusunda inkarcılığı bütün katılığıyla sürdürebilmenin psikolojik dayanak ihtiyacıdır. En iyi savunma saldırıdan geçer anlayışıyla “asıl onlar katletti”, “hain Ermeniler, nankör millet” diye diye toplumsal düşmanlık körüklendikçe bu nefret kültürü katmerleşmiştir. Kin kusulan Ermeni kimliğinin bu topraklarda üreticilik, yaratıcılık, tarım ve sanayi, sanat ve mimari, eğitim ve kültür, şehirleşme ve uygarlaşma, sivil toplum ve örgütlenme, barışçı gelenek ve farklı kültürlerle bir arada yaşama bakımından en iyi örnekleri veren bir kimlik olduğunu insanlara anlatmak, nefretlerini onlara sorgulatmak gerekir. Bu da daha önce önemine dikkat çektiğim toplumsal yüzleşmenin ayrışmaz bir bileşenidir.

Çok teşekkür ediyoruz sayın Hayreni, AHM aracılığıyla kamuoyuna vermek istediğiniz başka bir mesajınız var mı?

Konuştuklarımın her yönü bir mesaj sayılır, son olarak tüm dostlara bu konularda çıkan sorgulayıcı yayınları, kitapları daha çok okumalarını salık veririm. Ben de çok teşekkür ediyorum, bu imkanı sunduğunuz için.