Ana Sayfa Genel Osmanlı ve Laiklik / Kemalist İktidar üzerine notlar -3-Zahit Atam

Osmanlı ve Laiklik / Kemalist İktidar üzerine notlar -3-Zahit Atam

Kemalist İktidar üzerine notlar -3-

 

OSMANLI LAİKTİ

VE

ASLINDA DİNLE YÖNETİLEN HİÇBİR TOPLUM YOKTUR

Yalnızca iktidarın kullandığı ve

hayatı düzenlemede dinin etkin olduğu toplumlar vardır

  1. Osmanlıda laiklik yoktur, hilafetle birlikte dinin ağırlığı artmıştır tezleri tarihsel gerçeklerle uyuşmamaktadır, hatta hilafetin alınmasından sonra, devletin gücünden ve ihtişamından çok şey kaybetmesiyle birlikte, dinin dini-bütün karakteri daha çok yıpranmıştır, başka türlüsü de mümkün değildi.

Osmanlıda başından itibaren toplum bir din devleti şeklinde tasarlanmamıştır, tam aksine dinin kitleleri harekete geçirmekteki etkisi, bilinçli ve iradi olarak kullanılmış ve toplumun birbirine kenetlenmesindeki rolünden çok başarılı bir şekilde istifade edilmiştir. Tarihsel gidişat içinde, bir toplumun dinsel paradigma ile kendini sınırlaması ve tamamen dinsel bir motivasyonla hayatını düzenlemesi mümkün değildir, laikleşme dinden bir kaçış değil, dünya işlerinin din üzerinden şekillendirilmesi ve dinsel kaygıların bütün tartışmalarda merkezde durması, insan hayatı için imkansız olmasındandır. Bu anlamda din işleri ile dünya işlerinin ayrışması ne bize özgüdür ne de başka türlüsü olabilirdi, ama dinin dünya işlerinde siyasal kaygılarla kullanılması, özellikle de İslam dininin hayatı kuşatan yapısı göz önüne alındığında, siyasi iktidarın vazgeçmesi mümkün olmayan bir etkiye sahiptir.

Yalnızca şu olguya bakalım: Abdülhamit Hilafeti etkili olarak kullanan ve Pan-İslamlık düşüncesinden etkilenen, bunu uluslararası ilişkilerde açıkça dile getiren bir padişahtı, kendi iktidar döneminde etkin bir şekilde Sarayın siyasetinde merkeze getirebilmiş ve siyasal olarak pozitif sonuçlarını da görmüştür. Buna karşın, aynı Abdülhamit döneminde, Osmanlı idaresi tarihinin daha önceki dönemlerine göre, çok daha fazla laikleşmiş ve eğitim modernleşmişti. Yalnızca bu da değildi, Abdülhamit eğitim işlerinden başka, kendisinin toplumsal izdüşümü için, yani toplumun içindeki imgesi için de, dinsel kaygılarla üstlenilen sosyal-devlet politikaları içinde açıkça laik-bir zihnin uygulamalarına da imza atmıştır.

Bu anlamda ne Abdülhamit dinden uzaklaşmış, ne dini gerici ve yıkıcı bir unsur görmüş, ne de dinin Osmanlının kurtarıcısı olacak Batılılaşmanın içimize soktuğu bir kuşku-şüphe uyandırıcı unsur olarak modernizasyonu görmüş, ne de laiklik savunusu yapmıştır. Bizzat tarihsel olgunun kendisi bize iktidar erkinin dünyevi işlerinde somut sorunlara ilişkin somut projeler üretmek durumunda kaldığı zaman, başka bir akılla düşünmesi gerektiğini gösterir. Din o dönemde ne kadar istenirse ve ne kadar başarılı bir ekip tarafından uygulanırsa uygulansın, hayatı kuşatamazdı ve hayatı idare etmek için tekil bir kaynak haline gelemezdi.

Bu paradoksun çözümü ne gerçek İslam’a dönmek ne de İslam’ı geriliğin nedeni olarak görmektir, laiklik tarihsel gidişatın getirdiği bir durum ve anlayıştır, Osmanlı Aydınları ile Abdülhamit arasındaki farklar, Abdülhamit’e muhalif aydınların çıkış noktası dine dair düşünceleri değildi. Aksine siyasal kaygıları ve sorunlara ilişkin tavırlarıydı, hatta daha da önemlisi, bugünden bakıldığında dine doğru yaklaşım konusunda Abdülhamit daha başarılı ve daha gerçekçiydi. Osmanlı aydınının dine ilişkin tavırlarında siyasette dinin rolü ve etkisini yeterince değerlendiremediklerini bugünden baktığımızda daha net görüyoruz. Osmanlının muhalif aydınlarının fikirlerinin zaman içinde Abdülhamit’e üstün gelmesi ve en azından bir dönem için iktidara gelmesi ve büyük bir modernizasyon atağına geçmesi, tarihsel gidişatta tersine çevrildiği zaman, farklı bir sonuç vermiyor. Çünkü aynı olgunun siyasal sonuçlarından laikleşmenin taraftarları ve hatta uygulayıcıları yeri ve zamanı geldiğinde çok açık bir şekilde dinden istifade ettiler ve hatta istifade etmeden yapamazlardı.

Bu aradaki ilişki yalnızca “samimiyetin turnusol kâğıdı olarak dinsel inanç” ölçüt alınarak açıklanamaz, kritik tarihsel özellik budur.

 

  1. Dine dinsel açıdan değil, siyasal perspektifle gittikçe daha çok başvuruldu. Bu da kaçınılmazdı, bu süreçten dinsel kurumların reformasyonu da yapıldı ve hatta din kendine yabancılaşmaktan daha çok, böylelikle aslına daha çok benzedi, daha çok bilinç unsuru taşıdı ve hatta dini bir sömürü aracı olarak kullanmak daha da zorlaştı.

Ama bu demek değildir ki bugün dine saf dini amaçlar ve inançlar nedeniyle başvurulmaktadır.

Durum daha da trajiktir, her dönemde dinin siyasallaştırıcı, harekete geçirici ve hatta kamplaştırıcı özelliğinden faydalanmak isteyen siyasal kesimler vardır, hatta daha da önemlisi bu insanların dinle ilişkileri ve dini kaidelerle kendi aralarındaki ilişki daha çok samimiyetsizdir. Bizzat yüzyıllara dayanan tarihsel olgular bu aradaki paradoksu doğrulamakta ve dinin toplumsal yaşam içindeki rolünün ne kadar kritik olduğunu bize göstermektedir.

Dini yok saymak ya da tamamen insanların bilinçsizliğinden ve korkularından kaynaklanan bir inanma/düşünme/teskin edici olarak görmek ya da nitelemek tarihsel gelişim düşünüldüğünde olguları açıklamakta yetersizdir, bu tip kestirme yorumlar ve keskin yargılar, din üzerinde konuşan dinsizlerde çok fazla karşımıza çıkar. Nasıl din adamlarında kendi yetersiz bilgisiyle dünyayı açıklama çabası sıradan bir durumsa, dini açıklamaya çalışan dinsizlerin arasında da dine dair kısır gerekçeler ve dine karşı pek çok durumda kendisiyle çelişen gerekçeler ile sınırlamak da yaygın bir durumdur.

Dini yalnızca siyasal boyutlarıyla açıklamak da anlamsız bir çabadır. Dinin yalnızca bir inanç boyutuyla ele alınması ve dinin insanların vicdanlarındaki yeriyle sınırlayarak, dini dünyevi olan durumlardan dışlamak da imkânsızdır.

Bu konuda somut bir örnek vermek isterim, bizzat felsefe dünyasından ve bizzat irrasyonalist bir düşünürden: Friedrich Nietzsche.

Ecce Homo kitabında, pek çok insanın yaptığı uslamlamayı kendisi de yapar, ona göre:

İyilik, kötülük, ahlak, erdem, merhamet, acıma, günah, diğerkâmlık gibi duygular, düşünceler, haller, tavırlar, yüceltmeler “büyük bir yanılsamadır.” Hadi diyelim öyle olsun, ateşli bir şekilde bunları reddeder ve ama tarihin insanı güldüren sorusunu da kendisine sorar, “öyleyse, bu hastalıklı düşünceler niçin bu kadar yaygındır? Niçin insanlar bütün bu insanı küçültücü duyguların, inançların, yüceltmelerin, ahlaki önermelerin, asillikten uzaklaştıran davranışların pençesinde kıvranmaktadır. Yanıtı gelir ve kendi kendisini komik duruma düşürür: Çünkü öyle öğretilmiştir, insanlar buna inandırılmışlardır, kısaca insanlar kandırılmışlardır. Pek ateşli yazar bunu doğrusu, ama tarihsel olgular kendisini açıkça yalancı çıkarır.

Çünkü Hristiyanlık bir iktidar dini olarak doğmamış, çünkü Hristiyanlık tepeden topluma yayılmamış, çünkü Hristiyanlık içinde doğduğu toplumun bile başarı-yükselme-güç edinme ihtiyacına karşılık gelmemiştir, tam aksine Hristiyan olmak baskıya maruz kalmak demektir… daha pek çok sonuçlarının yanı sıra.

İnsanlar buna rağmen Hristiyanlığa inandılar ve zaman içinde toplumların dini olarak kabul edildi ve tabandan gelerek iktidar aygıtları için siyasette aktif olarak kullanılan bir güç ve inanç biçimi oldu. Eğer başından itibaren insanlarla kurduğu ilişki anlamsız bir yanılsama içinde olsaydı, tabanda yayılması ve giderek toplumların resmi dini haline gelmesi için nasıl mümkün olabilirdi. İktidarın Hristiyanlık ile kurduğu ilişkide ise onu “antitetik” bir yapıda kullanması ise bizzat tarihin bize gösterdiği bir sosyal olgudur. Üstelik bizzat Hristiyanlığı reddeden insanlar içinde ya da Hristiyanlık dışı toplumlarda bile yukarıda saydığımız anlayışların, kavrayışların, yüceltmelerin, duygu durumlarının ve ahlaki yargıların olması durumunu nasıl açıklayacağız?

Ya da tek tanrılı dinler dışındaki toplumlardaki söz konusu “insani durumların” varlığını nasıl açıklayacağız?

Nietzsche kendi felsefesini tarihsel olgular üzerine değil de, bizzat kendi hisleri üzerine bina ettiği ve kendi içini kazıdığı için, kendi yüceltmeleri dışındaki süreçlere böylesine bönce nitelemeler yapması olağandır. Kendi içinizi kazırsanız sürekli, bir yerden sonra insanın içinin boşaldığını da görürsünüz, anlamsızlık hissiyle karşılaşırsınız. Aforizma yazmak ateşli bir sanat olabilir, antropolojik araştırmaların ilkel toplumlarda benzeri duyguları bulması durumunda, yeni bir gerekçe uydurmanız gerekecek, olguyu kendi karşıtıyla değerlendirmek açıklayıcı olabilir, ama olguyu yok saymak filozofun işi değildir.

 

OSMANLI İLERLEYEMEDİĞİ İÇİN BATMIŞ BİR TOPLUMDU

Diyalektik kural, gelişemeyen geriler, değişemeyen yıkılır

  1. Ekonomik olarak Osmanlının gerileyişinin nedenleri, aslında ilerleyemeyişte ve aynı zamanda İmparatorluğun komşusu olan Avrupa’nın ise geçmişine göre görülmedik bir düzeyde ve hızda iktisadi olarak ilerleyişinde ki eşitsizlikte yatar. Bu anlamda şaşılacak denli kısa bir zaman içinde büyük bir imparatorluk yüzyıllar süren bir yıkılma süreci yaşamaya başladı. Osmanlılar tarihsel süreç içinde 17. Yüzyıldan itibaren gerilediklerinin farkındaydılar ve bu gerileyişe zaman içinde bir hal çaresi aradılar, hal çaresinin başlangıcında yaklaşık bir yüzyıla yakın zaman içinde sadece askeri düzendeki yenilik çabalarının başat olması tarihin ironilerinden birisidir. Aslında bu yaklaşım özünde gaza zihniyeti ve ekonomik zihniyet arasındaki farkı çok iyi özetler. Bir zihniyetten diğerine geçemeyiş ve zaman içinde aradaki eşitsizliğin sürekli artması gibi bir sosyal gerçeklik karşısında bocalayış dönemin karakteristiğidir.

Osmanlı İmparatorluğu aynı yüzyıl içinde yalnızca Orduyu ıslah etmeye çalışmadı, kendine dair tasarımında sorunlar ortaya çıktığında, yüzyıllarca aynı bakış açısı başat oldu: gerileme bir bozulma olarak görüldü, algılandı ve nitelendi.

Ama bozulmanın sonuçlarından birisi olan Hazinenin sürekli zayıflaması ve zaman içinde bir Osmanlı paşasının “Osmanlı istikrazsız yaşayamaz” veciz ifadesiyle anlatılan artık Sarayın ihtiyaçlarının bile dış borç ile karşılanması, üretim ilişkilerinin nasıl dönüştürülebileceğini dair köklü kararların alınmasına ve uygulanmasına yol açmadı.

Siyasi krizler artmaya ve iktisadi krizleri beslemeye başladı, sonuçta Osmanlının iktisadi bağımlılığı onu siyasal anlamda da “yarı-sömürge” haline getirdi. Osmanlı iktisadi olarak gerilediği ve sermaye birikimini sağlayamadığı için çıkış yolu bulamıyordu, iktisadi gerilik siyasi krizleri besliyordu, siyasi krizler karşısındaki acizliği ise sorun çözmek için iktisadi ödünler vermesine neden oluyordu. Bu sarmal süreklidir ve İmparatorluğun yıkılışına kadar da çok net bir çözüm bulunamadı, Osmanlı siyasetteki yetersizliğinden ve siyasetin araçlarını kullanamadığı için yenilmedi, yıkılmadı ve çökmedi: aksine iktisadi yapı ile siyasi yapı ilişkisine baktığımızda, iktisaden zafiyetin yanında siyasi olarak pek mahir, yetenekli ve çok gelişkin araçlara sahip olduğunu görüyoruz. Osmanlının sorunu siyaset değildi ve çözümleri siyasi araçlarla bulamazdı.

Zaman geçtikçe sorunlara bir çözüm bulmayı bırakın, daha da büyük bir çözümsüzlük üretildi. Eğer bir bünye hastaysa, hastalığı iyileştirmeden sonuçlarına sürekli müdahale ederek kişiyi normale döndüremezsiniz, sistem tıkanmıştı ve fenomenler düzeyinde yapılan müdahaleler bir çözüme dönüşemiyordu.

Bu anlamda Osmanlı tarihçiliği içinde, siyasal gelişmelere ve sarayın politikalarına ilişkin çok büyük bir toplam bulunurken, Osmanlı iktisadına ve azgelişmişliğinden tutun da toplumsal hayatın bizzat kendisine kadar olan literatür her zaman güdük kaldı. Peki, bu bize neyi gösterir? Başlangıçta gaza zihniyeti vardı ve aynı zihniyetten üretim ve üretimin gerekleri tarafından şekillenen iktisat biliminin, yani iktisadi zihniyetin hala yerleşmemiş olduğunu. Tarihin üretim üzerinden şekillendiğini tarihçilerimiz de dahil, toplumsal üst-yapımızın şekillenmesinde iktisada yeterince önem vermeyerek fenomenler düzeyinde hal çaresi arayışımızın, polemiklerin ve yön çizecek insanlar arasındaki tartışmaların hala “eşyanın tabiatına uygun olmayan” gaza zihniyetinin içinde debelendiğimizi.

Osmanlı Tarihçiliğinin bu karakteri, tamamen saray içinde doğup gelişen “çare arayışı” ruh haline tarihçiliğimizin de katılmasının ve merkezde siyasi iktidarın ve onun politikalarının durmasıyla ilişkili olduğu aşikârdır. Niyazi Berkes bunu söyler ve aynı zihniyet geriliğinin günümüzde olduğunu da ileri sürer, açık ve nettir, tarihsel olgunun “sahih dersi”, “kıssadan hissenin” esas sonucu budur.

Tarihçiliğimiz büyük oranda sarayın ve iktidarın mantığından, geçmişin irili ufaklı olaylarını dizmek ve onu bütünlüklü bir ceset haline getirmek için çırpınıp durmuştur. Tarihçilerimiz de gülünç bir çaba açıkça görülür: bugünden geçmişi anlatırken, sanki geçmişi kurtarmak, onu canlandırmak ve hatta yıkılmış bir imparatorluğun “keşke olmasaydı” üzerinden yeniden ama bu kez sanal olarak, zahiri düzlemde kurulmaya çalışılır gibi bir hava vardır. Bu tavrın karşısında ise, geçmişin yok sayılması gerektiğini söyleyen tuhaf bir yaklaşım vardır. Geçmişini kaybeden bütün insanlar kimlik bunalım yaşar ve bu durum tıpta bir hastalık olarak kabul edilir: kendimizi keşfetmekten ve anlamaktan uzak durmak, yok saymak da hastalıklı bir tavırdır. Biz kendimize şu ya bu imparatorluğun, devletin, şu veya bu sivil toplumun tarihini “sahiplenerek” tarihimizle ve açmazlarımızla hesaplaşamayız. Şu ilginç tavrı ve örneği size vermek isterim: bugün akademide “Batı diplomasının muhteşem inandırıcılığı ve görev yerini belirleyici niteliği”nden söz ediyorum. Aynı tavır, Osmanlı Sarayında da vardı, Cumhuriyet döneminde de vardı: biz mühendislik, askeri ve tıp alanında ve sosyal bilimlerde, kısacası bütün hal çaresi aranan ana-dallarda, toplumun neliği, nasılı, niçini sorularına bilirkişi olarak ötekini-batıyı-moderni yerleştirerek, ulusal yetersizliğimizi iktidar sürekli ve sürekli yeniden üretmektedir. Osmanlı tarihi bu ilişkide korkunç aldatmaların yürek burkucu çok zengin hikâyelerine sahiptir.

Bu açıdan bizim tarihçiliğimiz tarih biliminden çok daha fazla, siyasetle haşır neşirdir ve tarihçilerin siyasal tavırları onların anlama çabasından çok daha fazla öne çıkar, tarihçilerimiz de hal çaresi arayan geçmişe düşkün ve oraya takılıp kalmış dervişlerimiz gibidir.

 

OSMANLIDA İLERLEME KAVGASI ÜSTYAPIDA VERİLİRDİ

Altyapı hareketsizdi ve altyapı toplum idealleri üzerinden harekete geçmezdi,

Osmanlıda halk demek biatle ve itaatle şekillenmiş kesimdi

BİZ DE SEÇİMLERDE DAHİ SON SÖZ HALKA SORULMAZ

  1. Osmanlıda üstyapının sorunları ve çözüm bulma çabaları, hiçbir zaman altyapının örgütlenmesinden tutun da, üretimine kadar olan sürece yönelmemiş, toplumsal gidişata dair çözüm arayan insanların zihinleri her zaman “bir memuriyet, bir kaftan, bir yetki” bulma çabasına dönüşmüştür. Zaman içinde bu yolda yaşanan hayal-kırıklıkları bile durumu esastan değiştirmemiş, sonuçta görevini bırakıp muhalefete geçen insanlar bile fikirlerini üstyapıya duyurmak için çabalamıştır. Biz de aydın/muhalif-iktidar ilişkisi baştan aşağı yanlıştır ve ilki ikinciye göbekten bağlıdır, ikincisi ise sorunlara yapısal çözüm bulmak için çabalamaz, esaslı ve köklü biçimde, topluma hiçbir derdimiz yok diyebilmek için, mükemmel makyaj teknikleri üretir: Biz kendi sorunlarımızı kabul eden, yüzleşen bir toplum değiliz. İdareten yaşıyoruz, idareten sorunlarımıza çözüm arıyoruz, hatta idareten düşünüyoruz.

Biz de altyapının ne kadar önemli olduğunu ileri sürenlerden, işin aslında zihniyette tıkandığını görenlere kadar, bunların hiçbirisi bir toplumsal devrime yüz vermemiş, hepsinin tavırları işin esasında ve kıssadan hissesinde “ıslahatçı” olmuştur. Kim neyi ıslah ediyor, peki, eğer bir bozulma varsa, ıslahat için sistemi yenilemek için niçin uğraşılmıyor? Sistemik ya da bünyevi bir sorun anlayışı olmayınca, iptidai ve arızi çare bulmak sorunları en kısa zamanda ve çoğu kere haklı insanları harcayarak yeniden üretmez mi? Tarihimiz bu fasit dairenin içinde şekillenmiştir.

Osmanlıda şaşılacak kadar çeşitli biçimlerde ve kurumlarda “bozulma” tespit edip, bunların ıslah edilmesi çabası kadar, şaşılacak kadar yeni kurulmuş kurumlarda da bile aynı ıslahata muhtaç hale gelen yepisyeni kurum inşa etme niteliği her daim karşımıza çıkmıştır.

Kurumlar değişmiş, ıslah edilmiş, yenileri kurulmuş, ama sonuçta ıslahattan başka çaresi olmadığı mütemadiyen vurgulanmıştır. Pek çok kurum yama tutmaz hale gelmesine karşın, “ıslahat fermanı” talepleri hiç eksik olmamıştır. İster fermanla yönetilsin, isterse kanunla, Osmanlıdan Cumhuriyete siyasi iktidarın zihni ikili çalışır: biz ve onlar, Osmanlılar, Cumuriyetçiler ve batılılar. Ne birincisi tanımlanmıştır ne de batılı dünya. Aslında bizim tarihçilerimiz tarih yazarken bir tür yıkılan Osmanlıyı kurtarmaya ve hatta yeniden kurmaya çalışıyorlar, bu gerçek bir saplantıya dönüşmüş durumda: bu durumun psikanalitik ifadesi “travmalı bir zihne” işaret ediyor.

Abdülhamit’ten sonraki padişahların tamamı pasifleştirilmişti ve gittikçe sembolik bir makama dönüştü. Pek çok insan Abdülhamit’ten sonraki padişahların adlarını bile bilmez, en bilineni Vahdettin’dir, o da ihanet etmesiyle bilinir.

Peki, Jön Türklerden itibaren İttihatçılara baktığımızda, aniden gelen ve azınlıklar-ile-Müslümanlar arasında, geçmişte benzeri görülmemiş bir şenlik ve kurtuluş havasına ve nihayet bir çıkış yolu bulduk hissine dönüşen Meşrutiyetin ilan edilmesinden sonra ne yapılacaktı?

Tarihi inceliyoruz ve 1876 yılında rafa kaldırılan Kanuni Esasi ve toplanmasına izin verilmeyen parlamentoya, şimdi izin çıktığına göre, neler nasıl yapılacaktı ve nasıl bir program gündeme gelmişti: Tarih yazımında bunca üzerinde durulan muhalifler ve örgütlerin nasıl bir programı vardı? 1876’dan tam 32 yıl geçmişti ve ne Kanuni Esasi üzerine ne de toplum üzerinde bir program üzerinden toplumsal sorunlara bir çözüm bulma çabası üzerine hiçbir esaslı tartışma olmamıştı. Meşrutiyet çok ani olarak geldi, hiçbir aydının, hiçbir örgütün esaslı-planlı-programlı bir eylem planı yoktu: sonuçta muhteşem bir kaotik söylem üretildi, öylesine ki Osmanlının başından itibaren yaklaşık 600 yıllık tarihin hiçbir yüzyılında aşağı yukarı 10 yıllık tarih dilimindeki kadar çok tartışma yaşanmadı ve matbuat bu denli çok çalışmadı. Ama ne Meşrutiyetten önce ne de sonrasında Osmanlıya dair bir “İmparatorluğa dair program” oluşmadı: kaotik ortamda ve şiddeti çağrıştıran “itham etme” yarışı doruk noktasına varmıştı, tartışmalarda bile ortak bir literatür yoktu. Asıl şaşılacak olan, bu kadar büyük bir “ortak ideal ve hatta tartışmasız istenilen hal çaresi arayışı” varken, böylesine büyük bir kaosun yaşanması, tarihte başka bir topluma nasip olmuş mudur acaba?

İttihat ve Terakki örgütü bir ideoloji partisi değil, İmparatorluğu neredeyse büyük bir sadakatle ayakta tutmaya çabalayan bir örgüttür. Onları harekete geçiren ideolojiler değil, projelerdi, ama bu projelerin hiçbirisi sınanmamıştı ve hiçbirisi toplum tarafından birleştirici bir tepkiyle karşılanmadı, projelerin kendisi örgüt içinde tam anlamıyla benimsenmedi, herkesin zihninde bir anlayış vardı ve projeler hiçbir zaman somutlanıp bir programa dönüşemiyordu. Zürcher’in de belirttiği gibi, İttihatçılar tam da dedeleri gibi, saraya hizmet etmek, siyasi iktidarı kurtarmak, toplumu bir arada tutmak için vargücüyle ve kaotik bir şekilde çabalıyorlardı: amaç net ve çok açıktı, imparatorluğu kurtarmak. Osmanlı Aydınları geçmişteki pek çok paşa gibi esas olarak İmparatorluğu kurtarmak için çabalıyordu, bütün projeler bu amaca kilitlenmişti ve iktidar aygıtı içinde alınan role göre muhalif ve etkin paşa ayrımı oluyordu, ama projeler asla netleşmedi ve asla kolektifleşmedi: sonuçta İttihatçılar içinde “önemli kişiler”, “lafı ağır tartan kişiler” ortaya çıktı. İmparatorluk aslında esası açısından çok önceleri bitmişti ve siyasal olarak iktidarın bir bataktan çıkış projesi yoktu, şekillenemedi, programa dönüşmedi ve kolektifleştirilemedi, her zaman “zamanın gerisinden gitmek” durumunda kaldılar, İttihatçılar da en tipik Osmanlı çöküş dönemi durumu olan “keskin ama reaksiyoner” siyaset yapmak durumunda kaldılar.

Gençler babaya isyan ediyorlardı, ama aradaki çelişki ergenlerin babaya isyanından farklıydı. Ergen olmasına ergendiler, ama aslında ergenler İmparatorluğun yıkılmakta olduğunu görüyorlardı, baba kurtaramayacaktı ve aldıkları eğitim onlara babanın yanlış yaptığını gösteriyordu. Niyet babaya isyan değil, niyet bir irade beyanından başka çaresi olmadıklarına inandıkları için, imparatorluğu kurtarmak adına kendi projelerini uygulamaktı. Abdülhamit’e isyan aslında onun temsil ettiği ideolojiye isyan de değildi, tam aksine, Abdülhamit bir ideolojiyi temsil emiyordu, ergenlerin savundukları da bir ideolojiye benzemiyordu, aradaki çatışma proje ve uygulama süreçlerinde yaşanıyordu. Bu toprak ideoloji üzerinden değil, kurtuluş teolojileri üzerinden çatışmasını yaşıyordu, toprak ideolojiyle tanışınca, kan kustu: “Bu ülkeye sosyalizm gerekiyorsa, onu da biz getiririz” diyen katil adayının sesi kanla gürleşiyordu.

Osmanlı yarı-sömürge bir devletti ve içişlerine karar verme konusunda kararları kendi içinde vermiyordu, yarı-sömürge devlet kendi işleyişi için giderek artan sayıda din adamlarına ve bürokrata ihtiyaç duyar, nitekim Osmanlı gerçek anlamda bürokratikleşmesini muhtemelen Abdülhamit döneminde yaşadı. Buna karşın, devletin gelecekte söz sahibi olması için yetiştirdiği ve kendi işlerini icra edecek nesiller olarak gördüğü ve onları “yetenekli-cesur-akli nitelikleri gelişkin” kapıkulu ocağı olarak görmek isteyen Saray, aslında onların projelerinin kendi tepedeki icracılardan farklı olması nedeniyle gittikçe siyasetin dışına itildi ve bizzat onlar tarafından Saraya ve onun manevi anlamına ihtiyaç duyulması anlamında ergenler tarafından siyasetin içine çekildi.

Eğitim görmüş din adamları ve bürokratlar içinde, Osmanlı özelinde harbiye ve tıbbiye özel bir ağırlık kazanmıştır, bu insanlar özellikle yetişme devrelerinde kolonyal devletlerle ya savaşmışlar ya da onların politikalarına karşı ulusal kimlikleri gereği çareler bulmak için çabalamışlardır. Bu siyasi olarak çekişmeli tarih, Yeni Yönetici sınıfın eğitim ve uygulama sahasıdır… Tarihin bu insanlarda kolektif bir korku olarak 1) balkanların kaybedilmesi, 2) doğuda ve güneyde toprak kayıpları, 3) iktidarın iç sosyal sorunlarla boğuşurken dışarıdan düvel-i muazzamadan gelen saldırılara karşı yanıt veremeyeceği, 4) Osmanlı ekonomisinin en merkezi yerlerinde azınlıkların bulunması ve bunların siyasi tercihlerinin büyük oranda emperyal devletlerle işbirliği yapmaktan çıkar beklemesi gibi amansız bir siyasi gerileyişin ve yıkımın eşiğinde oldukları hissi, onları bir yandan zamanla yarışırken, öte yandan hal çaresi olarak yapılabileceklerin çok sınırlı olması: Osmanlının İttihat dönemi “sağ-kalım mücadelesiyle” şekillenmiştir. Hiçbir zaman serinkanlı olamadılar ve hiçbir zaman kendi tercihlerini hayata geçirecek olanakları bulamadılar.

Bu batılı eğitim almış kesimler, özellikle batıyla ilişkilerde yaşanan sorunlarla yüz yüze geldikçe bir hal çaresi arayışına girerler, ne sorunları tam olarak saptayabilir ne de köklü esaslı çözüm bulabilirler, tercihleri tam olarak şekillenmez ve genel özellikleri idareci olmalarıdır. Üstelik büyük bölümü zaten buldukları hal çaresini uygulayacak mevki de değildir, hal çarelerini merkezileştirecek, kolektifleştirecek bir mekanizmaları da yoktur, sistemin işleyişi kadar, partilerin, siyasa yapan kurumların işleyişi de kaotiktir.

Kendi buldukları esasa dair çözümleri, hal çarelerini yarı-sömürge imparatorlukta uygulayacak güçleri yoktur, iktidarı ellerinde asla tam olarak hissedemezler, uzun süreli projeleri sınayacak koşulları da yoktur, projeler planlara, programlara da dönüşemez. Batılı eğitim almış elit kesim, esasında çözümsüzlüğün ortasında çıkış arayan ve güç ve yetkiden uzak, dahası güç ve yetkiyi tutkuyla isteyen bir kesimdir. Bu süreç kendi iç işleyişlerinde sürekli yetki karmaşası ve büyük oranda kontrolsüz “kişisel rekabet” yaratır, sonuç sistemin kaotik işleyişi yanında siyaseten sürekli şiddetle işlerini çözmek durumunda kalan “parti içi iç-işleyiş” mekanizmasıdır, birbirlerini en iyi tanıyanlar, en çok rekabet edenler haline gelir.

Batılı eğitim almış elit kesim, Kolonyal devletle ilişkileri sürecinde hayal-kırıklığına uğramıştır ve hal çaresi arayışları kendi iç koşullarında bulunamayınca çoğunlukla güvenilir bir baba arayışı bir hami devlet arayışına dönüşmüştür. Osmanlı da en tipik eğilimlerden biri “bir hami devlet” arama çabasıdır. Ama gerçek şudur, böyle bir hami devlet yoktur ve dünyayı ilkeler haklılık gibi esası belirleyen hakkaniyet ilişkileri yönetmez, dünya bir güç dengeleri üzerinden şekillenir. Müttefik olmak için de güç gerekir. Bu anlamda sonu gelmez arayışlar Osmanlının çöküş döneminde doruk noktasına çıkmış ve hatta bizzat Lozan Barış müzakereleri sırasında da devam etmiştir.

Genelde kolonyal devletlerin kendisine de temas edemezler, bir süre sonra gittikçe bir gölgeler savaşı içinde kaybolurlar, gittikçe o gölgelere karşı savaşmaktan yorulur ve yıpranırlar. Kontrol edemedikleri güç dengeleri içinde hareket etmekten yıpranmışlardır.

Batılı eğitim almış elitler asla gücü ellerinde hissedemezler, sürekli kaygan bir zeminde hareket etmekten yorulmuş ve ilkeleri belirsizleşmiştir, yetkiyi ya da mevkii kaybedince ne yapacaklarını şaşırırlar, asıl bağımsızlık durumlarında işler sarpa sarar ve bu durumlarda daha da tutarsız bir siyasi pratiğin içine girerler. Siyasette “doğruluk” onlara “gölgeler savaşında” zafiyet olarak görünür.

Bağımsızlık bir hayal gibidir, ama gelip kapıya dayandığında kendilerini bir boşlukta hissederler, bu boşlukta tutarlılık olmaz gibi görünür ve kişiler arasındaki çekişmeler çok daha ağırlık kazanmaya başlar. Davaları ideolojik olmaktan ziyade programatiktir, ama iktidarda olanlar tarafından da iktidarın etkisiz kanadına düşmüş kimseler tarafından da çekişme kişisel boyutta algılanır, yaşanır ve sonuçlanır. Kimsenin diğerinden özel bir yetkiyle ya da güçle öne çıkmadığı ve hal çaresi arama sürecinde ilişkilerin gerçekten sivilleştiği ve gücünü meşruiyetten alma zamanları kişisel kırgınlıkların ve çatışmaların doruk noktasını yaşarız. Babasını kaybetmiş ve otorite yokluğunda ergen savaşları “psikolojik boyutu”nu en şiddetli yaşar.

Bu durumlarda kontrolü ele geçirmek, insanların haraketliliğini stabilize eder ama aynı zamanda kontrol-dışı güçler de harekete geçer, bu durumlarda siyaset rekabeti tehlikeli bulur ve gittikçe ilkelerden uzaklaşan bir güç çekişmesi süreci öne çıkar.

Batılı eğitim almış kesim, yarı sömürge dönemindeki imparatorlukta otoriteye ait yapıları ve halkın tepkilerini, aynı zamanda kolonyal devletlerle ilişkilerini “kaygan bir zemin”de yaşadığı için, pek çok ulusal sürecin manipüle edilebileceğini öğrenmiştir. Mekanizma sık sık tıkanır, batılı anlamda diplomasi yapabilmek ve farklı güç dengeleri içinde pazarlık yapabilmek çok zordur. Bu denli beceriye sahip olanlar ya da güç dengelerini gerçekçi bir biçimde okuyabilenler, kolonyal devlete karşı “korunaklı bir halka” oluşturabilenler, iktidarın en güçlü adayıdır. Ama zaman içinde, dışarıda hitap alanı ve temsiliyet hakkı kazanmış bile olsalar, bu kez “eski hesaplar” devreye girer ve iç çekişmeler doruk noktasına ulaşır. Yeni “baba”, meşruiyet krizi yaşamaktadır, çünkü kutsiyet halkası işlememektedir. Yeni daha kırılgandır. Bu yüzden şiddete daha çok başvurur.

Batının esnekliği-ilkesizliği karşısında batılı eğitim almış elit kesimin siyasi pratiği ya derinleşmek ya da kukla olmak tehlikesi ile yüz yüzedir, bu anlamda doğuş anında siyasi manevra yapabilmek kabiliyeti büyük önem kazanır, bilgi altın değerinde bir silahtır artık.

Batıyla aşık atabilecek tek güç bağımsızlık dönemlerinde bu batılı eğitim almış elit kesimdir ve geleneksel unsurlar bu siyasi kıvraklığa sahip olmaktan çok uzaktır, pek çok geleneksel aydın, yetkili kişi ya da siyasi makamı işgal eden insanın hüneri karşısında gittikçe daha çok “meczup kararları” üreten konumuna düşer. Batılı eğitim almış elit kesim, sınıfsal olarak kendi belirsiz konumuna karşın, aslında üzerinde siyaset yapacağı “iktisadi sınıflar, kurumlar, yasalar” bulmakta da zorlanır. Zaten iktisadi azgelişmişlik nedeniyle batılı eğitim almış elit kesimin rolü kritik hale gelmemiş miydi? Bu siyasal atmosferde “aferistler”in üremesi ve işleyişte belirleyicilik kazanması olağan değil midir?

Gerek Osmanlıda “Milli İktisat” döneminde, gerekse Cumhuriyet döneminde, siyasi erki elinde tutan batılı eğitim almış kesim, şu keskin açmazla karşı karşıya kalmıştır: İktisadi hayatta sermayenin yoğunlaşmasını ve üretimi temsil eden bir burjuva sınıfı yoktur. Bu anlamda burjuvayı iktisadi olarak yaratmak için hileli ve serbest rekabete uymayan biçimde inhisarlarla yaratmaya çalışmak. Açmazın çözümü “yapay burjuvalar” olarak bulundu, ama yapay burjuvalar hiç de teknolojik atılım yapan kurumlara dönüşemedi, dolayısıyla bir çözüm değildi. Milli iktisadın tarih içinde seyrine baktığımızda, milli burjuvaya değil, milli ve özel aracı kurumlara dönüştüler.

Batılı eğitim almış elit kesim, güçten uzak olduğunda geleceğe dair son derece radikal söylemler tutturabilir, ama iktidara yakınlaştıkça radikal kararların ilkönce kendi konumunu sarsacağını hemen görür ve eli titrekleşir. Reformlar sakince ve gittikçe radikalliği azalacak şekilde yapılır. Siyasi istikbal kaygıları değişimin önündeki bir engele dönüşür. Gittikçe batılı eğitim almış elit kesim toplumu reforme etmekten daha çok uzaklaşır ve sistemin idare edilmesi yönü ile uğraşır: Azgelişmişlik bir kez daha kazanmıştır ve olgu olarak farklı koşullarda ve farklı siyasal bir denklemde yine belirleyici olmaya devam etmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllarca öncesine dayanan bir devlet geleneğine sahipti, yalnızca Osmanlılar değil, onun da yüzlerce yıl öncesine dayanan bir devlet geleneği vardır, bu anlamda toplumsal kontrol-mekanizmaları bakımından bir hayli gelişmişti ve aynı şekilde imparatorluk içten gelen bir muhalefetle yıkılmadı. Hatta içten gelen bir muhalefet onu yıkamazdı, bu açıdan bizzat bu nitelik, azgelişmişlik asal ve veri olarak alındığında: Hem imparatorluğun gücünü gösterir, hem de yıkılmasını gerektirir. İçeriden yeni bir biçime kavuşamayan İmparatorluk gittikçe arkaik kalmıştı ve gittikçe daha fazla artık geleceği temsil etmiyor, daha hüküm sürerken bir nostaljik güzellik- güç ve -adaleti temsil eder hale geliyordu.

Yarı-sömürge imparatorluk ideal bir iktidar temeline sahipti, yani toplumuna kendisini kabul ettirebilmişti, onun ufku haline gelmişti. Ama dengeler değiştiğinde ve toplumun merkezinden çıkıp da çevresine gidildiğinde kontrol edilemezlik artınca ve hükmedemedikçe, temizlik kaçınılmaz biçimde merkeze taşındı. İmparatorluk devrildiği durumda, kendisini yeniden kuran batılı eğitim almış kesim, aslında bir öncekilerden kutsiyeti devralamadığını ve bu yüzden daha da kaygan bir zemin üzerinde yaşadığını sezer. Üstelik şimdi yalnızca dış güçler değil, geçmişin geleneksel kurumları ve onların temsilcilerinin de saldırısı altında yaşamak zorunda olduğunu bilir, bu yüzden korunaksızlığı oranında daha saldırgan ve muhalifini daha da yok etmeye kendini zorlanmış bulur. Devrimin paradoksu çok nettir: devrim istikrarsız bir toplumda olur, Lenin’in dediği “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilemediği zamanlar”da olur. Devrim iktidar değişikliğine gidildiği zaman, şimdi daha çok kan dökmek zorunda kalır, yeni iktidar sürekli çünkü güç testinden ve gelenekselin meydan okuyuşlarına maruz kalacaktır, yenilik ve gelenekselcilik arasındaki mücadele şimdi en sivil alanlarda muhalefeti ezme yarışına dönüşür, naif gerekçeler bile şiddetle cezalandırılır.

Batılı eğitim almış elit kesim, toplumun fertlerinden ayrı bir yerde durur ve gittikçe toplumun bireyleri tarafından erişilemez bir hale gelmek için çırpınır. Fertler üstü bir hava kazanmak için çırpınır, yığınlara yanıt vermez, erişilmezliği iş yapmak için bir sığınaktır. Toplumsal sorunlara bulunacak sistemik yanıtları yoktur, kendi koyduğu kurallar bile yığınların karşısında savunulamaz hale gelir. Bu açıdan iktidarın erişilemezliği kutsiyetin sonrasında en büyük sığınak haline gelir, oysaki içeride ve perde gerisinde bırakın erişilemezliği burjuvazi ve yetkili kimi kişiler ve aracılar için fazlasıyla içli dışlıdır ve giderek iktidar aygıtı kişisel hırslara çok daha yanıt verecek şekilde kuralsızlaşır. Doğru belirsizleşir ve iktidar bir suç aygıtına dönüşmeye başlar: Haksız rekabeti “yapay burjuvaziyi” yaratmak için kullanırken, esasında Devrimin temsilcileri geleneksel süreçleri içeriden ve açıkça yeniden üretmeye başlar, Devrim kendi hiyerarşisi içinde batılı eğitim almış elit kesim içinden “yapay burjuvalar” üretmek için seferber olmuştur. İktisadi azgelişmişlik yavaş hamlelerle gelişmeye açılmışken, gelecek için büyük nutuklar atılmaya başlanır, devrimin öncüleri yıpranmaya başlamıştır, bu yüzden ya öne çıkmamak ve perde gerisinden halk için “erişilince huzur verecek” bir iktidar rolü, ya da bizzat öne çıktıkça ve kendini halkla temas ettikçe yıpranan insan rolü karşısında sıkışmış bulur. Devrim kendi içinde karşı-devrimcileri yıktığı gibi, kendi içindeki devrimcileri de yıkar, itibarsızlaştırır ve geleceği temsil etmekten uzaklaştırır: devrim azgelişmişlik nedeniyle ataletin zincirlerini koparamaz hale gelir. Parti sürekli güç sınamalarından yorulur ve atalet ve düzenin bütün kusurlarıyla ama yine de işler halinde olması bir amaç ve çıkış olarak görünür: Sistemik ve bünyevi ataletin kaynağı budur.

Kendince ulusal sınırları, bölgesel erişim olanaklarını tanımlar, vergileri düzenler, ekonomik gelişmeye kontrol edebilir, bunlardan bağımsız olarak iktidardaki kesime karşı gelebilecek ve düzeni sivil bir şekilde kontrol edebilecek güçler yoktur, ki karşı gelebilecek kesimlerin bir bölümü iktidar aygıtı tarafından içerilir, bir bölümü ise yok edilir. Yarı-sömürge döneminde öne çıkan ve sermayeyi temsil eden insanlar şimdi bir yandan çok daha rahattırlar, ama öte yandan çok daha tedirgindirler, çünkü iktidar aygıtının zor aygıtını daha fazla kontrol etmesi ve yabancıların kontrol etme araçları azaldığı için, şimdi iktidar aygıtının kurduğu sistem daha kaotiktir. Nizam değişirken, ortalık serseri kurşunlara çok daha açıktır. Milli iktisat milli burjuvaya ihtiyaç duyar, burjuvazi içinde yeniden yapılanma olurken, ekonomik sistem esaslı biçimde değişmemiştir.

Devleti ve ekonomiyi kontrol eden batılı eğitim almış elit kesim, ne iktisaden ne de siyaseten alternatif modellerle karşı karşıya kalmaz, çünkü iktidara alternatif olmak tehdit olarak algılanır, siyasileşir ve farklı projelere ilişkin daha canlı tartışmayı bırakın, daha fazla tekseslilik daha monolitik bir yönetim devreye girer. Eski siyasi-iktisadi aktörler yeni model içinde sınırlı sorumlu ve sınırlı serbest piyasa içinde iktidarla uyum içinde çalışmak zorundadır. Meşrutiyet kaotik ortamda siyasi tartışmanın canlılaşması, Cumhuriyet yerleşirken ise siyasetin yerine daha çok kurum ve daha az tartışma, daha az yasa daha çok “haksız rekabet” sürecin işleyişine hakim olmuştur, siyasal tartışma yerini itaatin öne çıktığı “fikir kısırlaşması”nın gerekli olduğu döneme bırakır. Batılı eğitim almış elit kesimin hünerlerinin sınırını görmesi çok fazla zaman almaz, kadrolar yenilenmedikçe, projeler yapılmadıkça, planlar uygulanmadıkça, iktisadi sistem teknolojik atılım yapmadıkça “batıcılık” ideolojik bir önerme haline gelirken, bağımlılık kalıcılaşmaya başlar.

Toplumun büyük kesimi bu sürecin dışında bırakılır, bu yüzden tam demokrasi uygulaması ya da batılı tipteki demokratik işleyiş ilke düzeyinde olmasa da siyasi düzlemde sürekli reddedilir, hata bunları savunmak ve iktidarı bu açıdan eleştirmek baskıya uğramak için bir vesileye dönüşür. Fikirler çok daha somuttur ve somuta dönüşecek muhalefeti temsil eden fikirler çok daha fazla tehlikeli bulunur, toplum aslında siyasallaşmaz, tam aksine depolitize edilir. İktidar eliyle apolitikleşirme sürecinin sonucu ataletin artmasıdır, bu yüzden isyan edecek güçler ya geçmişin öne çıkmış insanları ya da geleneksel kurumların temsilcileridir. İlericilik ve gericilik bu anlamsız çatışmanın kısır-çatışma-eksenini gösterir.

 

RUMELİLİLER: BATININ SINIRINDAKİ REFORMCULAR,

İSYAN EDEN SUBAYLAR KUŞAĞI

Osmanlıda iktidara oynayan halka gitmezdi, sarayı ele geçirmeye çalışırdı,

Sosyolojik olarak Reformcular nasıl tanımlanabilir?

  1. Batılı tipte eğitim almış elitlerin büyük kesimi Rumelilidir, bunun nedenleri nelerdir?

Bu insanların önemli bir kesimi iktidara uzak tutuldukça giderek kendi içlerinde örgütlenme çabasına giriştiler, Müslümanlar ve sonradan Müslüman olanlar içlerinde özel bir ağırlık taşır. İktidarın alternatifleri sırasında ve İttihatçıların örgütlenmesine bakıldığında milli iktisadın ve mili burjuva hedefinin tarihsel bir öneme sahip olduğunu görüyoruz, aynı şekilde örgütlenme sürecinde aktif uygulanan sistemde Müslüman kökenden olma özel bir ağırlık taşır. Ama gelin görün ki siyasal olarak bu kadar etkili olan İslam kökenli olmak, siyasal manevralardaki işlevine karşın, İttihatçılık dinsel bir örgütlenme değildi, militanlarının ve örgüt liderlerinin “iman saikıyla” hareket etmedikleri çok açıktır, dinsel inançlardan çok daha fazla, dinsel köken eylemde daha çok rehber olmuştur.

Ama Rumeli’nin Anadolu bağımsızlığında çok kritik bir rol oynadığından eminiz.

  1. Batılı Eğitim Almış Elit Kesimin Karakteristik Özellikleri
  • Çift dillilik, yabancı dil bilirler, öğrenilmesini özendirirler, batı ile ilişkilerde batılı dünyayı görmek önemlidir ve siyaseten rütbe kazandırır.
  • Batılı eğitim almış olmak: dışsal dünyayla ilişkinin değişmesi ve olgusal dünyayı ahlaki değil, insan davranışlarına göre algılamak için zorunludur. Aynı zamanda Türkiye ve Osmanlı özellikle batılı dünyanın liderleriyle aşık attığı için batılılarla ilişkinin sürdürülmesi için zorunludur.
  • Aracı bir kurum olarak filizlenmesi: Batılı Eğitim Almış Elit Kesim özünde aracı bir kurumdur, toplumsal ilişkilerde, halkımız ile dünyanın arasındaki ilişkilere odaklanmıştır, bu ilişkiler siyasi/kültürel/iktisadi düzlemde kurulur. Ama yalnızca bunlara aracılık etmez: Aynı zamanda toplumun istekleriyle bu hedeflere nasıl ulaşılacağına dair “yarı-bilimine” dayanarak bir aracılık eder. Özü itibari ile kurucu/yaratıcı değil, idarecidir.
  • Halkın erişemeyeceği bir iktidar kurumu: Halka verilen parlak nutuklara rağmen, halkın durumu içler acısı olduğu için, halkla fazla doğrudan temas iktidarı yıpratır, bu nedenle halkın erişemeyeceği bir üst kurulda, hakem pozisyonunda kalmakla aslında kendini gerçeklerden ve yıpranmaktan korumaktadır.
  • Varolan ekonomik yapının sürdürülmesini sağlamak: İktisadi düzlem sürekli yıkıntılarla ve azgelişmişlikle karakterizedir, işler yürümediği gibi genellikle tıkanır, bu tıkanmayı aşacak ve belli ölçülerde tıkanma üst düzeye çıkınca durumu düzleyip yeniden işler haline getirecek bir pratisyendir.
  • Tam bir bağımsızlığın imkânsız olarak kabul edilmesi: Tam Bağımsızlık her zaman varolan bir taleptir, gerçekçidir batılı eğitim almış elit kesim ve bu nedenle ütopik ilkelerle değil, çoğu kere ilkelerden ödün vererek uzlaşmacı bir kimliğe bürünür.
  • Halkın seferber edilerek bir kalkınma projesinin yapılmasını reddetmeleri: Halka güvenmez ve halkın seferber edilerek işlerin düzeleceğine değil, aksine daha çok tıkanacağına inanır. İşi halkı kendi istekleri, projeleri ve siyasi çekişmelerinde halkı kendi tarafına çekmektir, bu anlamda gerçek Halkçılık onun için acemi ütopyası olarak görülür.
  • Siyasal olarak farklı kesimlerin arasında iktidara sahip olmak için mücadele ve halkın bu çekişmelerde araç olarak kullanılması: Sürekli bir iktidar çekişmesine sahne olur, işin ustalığı halkı kendi yanına çekmek ve bu arada halkın doğrudan müdahil olmasını engellemektir. Halkın cahilliğini veri alır ve onun sürdürülmesini kendi güvencesi olarak görür: biat ile isyan arasında sıkışmış kalmış gibidir, her ikisini de araç olarak kullanır. Siyaset bir tür sistemik cambazlık gerektirir, uzmanlaştığı en belirgin karakteri budur.
  • İktidarın kendini tekleştirme çabası: İktidarı alır almaz, birinci hedefi tekleşmek, monolitik bir yapı kurmaktır, ilkelerine terstir ve bunu siyasi söylemlerinde kullanır, ama iktidarını sürekli tehdit altında gördüğü için tedirgindir ve daha kıyıcı olmaya kendini mecbur hisseder.
  • Resmi tarihin olguları tahrif etmesi: Pratikteki her şeyin kendi içeriği ve adıyla anılmasından rahatsız olur, olgularla oynar ve kendi dili giderek bir kurmacaya dönüşür. Gerçekler, olgular ve hatta fikirler onun için tehlikeli hale gelir, güçlü bir sansürcü karakteri vardır.
  • Geçmişle bugün arasında önemsiz unsurların asal olarak gösterilmesi: Toplumsal yapılar ve üretim tarzı esaslı bir biçimde değişmediği için, halkın yaşamına yansıyan yönleri de sınırlıdır, bu nedenle önemli benzerlikler yok sayılır, küçük değişiklikler büyük bir yenilik olarak gösterilir. Batılı Eğitim Almış Elit Kesim özünde siyasetin bir makyaj ve merasim olduğunu çok iyi bilir.
  • Geçmişin çürümüş yeninin kendi içinde bir çıkış yolu olarak gösterilmesi: Geçmişe en yakın olduğu zaman, geçmişi en büyük suçlu olarak görür. Kavramlarla oynar ve durumlar arasında keskin yapay karşıtlıklar inşa eder, bunları büyük ilkesel farklılıklara dönüştürür. Eski/Yeni arasında sürekli gidip gelen bir zihni vardır. Bu nedenle en çok kendi bilinçdışından korkar, aynı nedenle resmiyette kaskatı kesilmek zorundadır.
  • Sınıfsal ayrışmanın ülke içinde yerli kaynaklara dayanarak yeniden filizlendirilmesi: Üretim tarzı değişmediği, sermaye birikimi yoğunlaşmadığı için, Batılı Dünyada gördüğü sınıfsal ayrışmayı kalkınmanın anahtarı olarak bildiği için, onun bir yansımasını sermaye birikimi açısından Türkiye’de yapay sınıflar üretmeye çalışarak gidermeye çalışır. Ama aynı zamanda, sınıflar-arası mücadeleyi sınıfların oluşması için bir engel olarak görür ve “sınıfsız-sömürüsüz-kaynaşmış” millet nutukları atar. Bir yandan sınıfları oluşturmak diğer yandan sınıf-mücadelesini yasaklamak gibi bir programla “anlamsız bir tezadı” savunur. İşin teorik olarak çözülmesi imkansızdır ve siyasi pratikte bu yüzden çok daha kıyıcı olmaya ve sürekli zor aygıtını beslemeye yönelir.
  • Batılılaşmanın bir çıkış yolu olarak görülmesi: Eski düzen tıkanmıştır, batılılaşmak bir çıkış yolu kadar, aynı zamanda sistemin ataletini yenmek için de bir vesiledir. Kendinden memnun olmayan insanın başkasına benzemeye çalışması ve kendince “başarılı” olanları taklit etmesi doğal bir güdülenmedir. Bizzat bu nedenle Geleneksel/Modern çatışması “yapay-derin-yıkıcı” bir çatışmaya dönüşür.
  • Batılı teknolojiye aracılık etmenin en büyük sermaye birikim modeli olarak gelişmesi: Kendisi teknoloji üretmez, Mühendislik hizmetlerini sürekli alır, ne kendi aklına ne kendi eğitim kurumlarına güvenir, sermaye süreçlerinde yeni “yapay burjuvalarımız” siyasi taklidin bir yansıması olarak, yabancı sermayeye aracılık etmeyi üstlenir.
  • Eğitimdeki reformların sınırları: Eğitimde yapılan reformlar aydınlanmaya ve toplumun kendine dair bilincinin oluşmasına yol açınca geri adım atıp geleneksel sığınmaya çalışır. Batılı Eğitim Almış Elit Kesim bizzat kendi tarihinden, yani Abdülhamit’in okullarında yetişip onu deviren bir kesim olduğu için, kendi modeliyle kendi ilkesiyle kendi pratiğinin çeliştiği durumlarda, aynı akıbete uğramamak için gelenekseli/bilim-dışını araç olarak kullanır.
  • Siyasetin ekonomi politikalarına her zaman egemen olması: Toplumsal hayatta en önemli belirleyen üretim tarzı-üretim ilişkileridir, ama siyasette süreçler saydamlığını yitirdikçe, siyaset toplumdan ve iktisadi düzlemden uzaklaşır ve ayrımlar zahiri düzleme taşınır, büyük oranda modern/geleneksel imgeler arasındaki çatışmalara dönüşür.
  • Farklı projelerin görünmez hale getirilmesi: Her toplumun tarihinde kritik evreler vardır, toplumun geleceğinde çok etkili olacak kararların verilmesi gerektiği dönemlerdir bunlar. Hiçbir zaman Batılı Eğitim Almış Elit Kesim bu anlarda “saydam kararlar ve saydam tartışma süreçleri” yaşamaz. Alternatif anlamlı ve önemliyse daha tehlikeli hale gelir, onları belirsizleştirir, çarpıtır ve giderek toplum nezdinde bilinmez hale getirir, daha da önemlisi gerçek alternatifleri “büyük tehlike, ihanet” olarak göstermek için yalana başvurur.
  • Halkın “idare edilmesi gereken” bir unsur olarak görülmesi: Halkın idare edilmesi ve asayiş başlığında durumun kontrol edilmesi öncelikli görevlerinden biridir, halka yabancılaşmıştır ve halkı tehlike olarak görür.
  • Ulusal olarak iktisadın siyasi projelerde arka planda kalması: İktisat siyasetin gölgesinde yaşar, sermaye birikim süreçlerinde üretim kadar, siyasi hassasiyetler önem kazanır, sermaye büyüdükçe iktidarın gölgesi ve onunla uzlaşması daha çok önem kazanır.
  • Siyasetin fikirler arasında değil kişiler arasında çekişme olarak yaşanması: Siyasi tartışmalarda, iktisadi planlar, üretimin yaşadığı sorunlar ve kalkınma arızi, buna karşın kişisel zemindeki en küçük unsurlar bile hayati özellikler kazanır. Sistemik ve bünyevi bir yabancılaşmaya dönüşür.
  • Siyasi kişilerin açıkça haksız rekabetle sermaye biriktirmesi ve siyasi erkin sermaye birikiminde kritik bir rol oynaması: Siyasi kurumlarda yer alanlar, konumlarını sermaye biriktirmek için sıklıkla kullanırlar, bu anlamda siyaset de öne çıkmış kişi, kamu kaynaklarını hayali bir düzlemde “kendi malı” gibi görmeye başlar. “Benim memurum, benim halkım…” yanılsamasının bir uzantısıdır.
  • Belirli kişilerin hiçbir zaman bilgileri ve yaratıcılıklarıyla orantılı olmayan güç-itibar-sıfatlarla donatılması: Kişilerin yüceltilmesi ve çok özel nitelikler kazanması sıklıkla görülür, saydamlıktan uzaklaşmanın ve halka karşı açık olunmamasının en tipik sonucudur.
  • Geçmişe düşmanlıkla bugünün kifayetsizliği arasında toplumsal şizofreninin yenilikçi-gelenekselci ayrışmasına dönüşmesi, İlericilik ve Gericiliğin keskin siyasal kutuplara dönüşmesi: Toplumdaki çatışmalar özü itibarıyla hangi alanda olursa olsun, sürekli bu düzleme taşınır, zihniyetin çatallandığı yerdir burası.
  • Siyasette bir fikri, bir politikayı savunmayı kat be kat aşan lafazanlığın prim yapması: Siyasette laf yetiştirmek ve demagoji bir hüner gibi olmaya başlar. Başarılı idarecinin en büyük yeteneği budur.
  • Güç dengeleri üzerinden düşmanlık ve hasedin bütün siyaseti belirleyecek hale gelmesi: Güç ile kişisellik arasındaki ilişki, sürekli olarak erki elinde bulunduranın yetkileri ile bunu elde etmek isteyen arasındaki ilişkilerde, “psikolojik güdülenme” belirleyici olmaya başlar: Sistemik ve bünyevi yabancılaşmanın en tipik göstergelerinden birisi budur.
  • İlerleme ya da kalkınmanın popülizmin yanında her zaman kısır kalması: Popülizm siyasette kritik bir önem kazanmaya başlar, ilerleme ve kalkınma Siyasetin içinde daha sınırlı bir yer tutar. Özellikle Cumhuriyet tarihine bakıldığında, Çok Partili Sisteme geçildikten sonra, bu yabancılaşma çok daha belirginlik kazanır ve zaten en büyük kalkınma ve sermaye yoğunlaşmasının 1930’larda yaşanması da bu yüzdendir.
  • Demokrasiyi bir oyun ve kişi kullanma sanatı olarak anlamak: Demokrasi aslında idarecilik başat olduğu için, kişi kullanma sanatı olarak siyaset merkeze yerleşir, olgularla yüzleşmek, bilimsellik ve sosyal sorunlar karşısındaki tavırda söylemin “zeka düzeyini düşürmek” bile bir hünermiş gibi algılanır.

 

—————————————————————————-

Kemalist İktidar üzerine notlar -2-

CUMHURİYET KURAN BATILI EĞİTİM ALMIŞ KESİM:

Abdülhamit’in Öğrencilerinin “ben muktedirim” iddiası…

  1. Cumhuriyeti kuran batılı eğitim almış elit kesim esasında Abdülhamit’in öğrencileridir, onun kurduğu okullarda eğitim gördü ve nihai süreçte Abdülhamit’in uyguladığı sistemin kaçınılmaz biçimde imparatorluğu çöküşe götürdüğüne inandı. Abdülhamit hiçbir şekilde köklü bir kalkınma programına sahip değildi, idareten ülkedeki sorunları çözümsüzlüğe doğru götürüyordu, ekonomik bağımlılık Abdülhamit dönemi için asal sorunlardan birisi değildi. Siyasi sorunları erteleyip durumu idare etmek açısından çok marifetli olmasına rağmen, Abdülhamit’in esaslı bir biçimde Osmanlının sorunlarına çözüm arayan bir iktidar aygıtını (Saray) yönetmiyordu. Tarihsel rolü kendisini “bu ülkeyi kurtarmaya ahdetmiş” kuşağın yetişmesini sağlamış olmasıdır.

Padişaha itaat, eğitim alan insanların arasında gittikçe azalmaya başlamıştı, çünkü iktidarın kendilerine ve tebaasına karşı mahir, ama yabancı ülkelerin (emperyalist ülkeler) karşısında kifayetsiz olduğunu görüyorlardı. İmparatorluk içinde kalan azınlıkların isyanlarından tutun bağımsızlıkçı hareketlerine karşı, Abdülhamit’in süreci yönlendirebilen ve İmparatorluğu gelecekte bir çıkış yoluna götüren hiçbir köklü politikası yoktu ve imparatorluk yüzyıldır tamamen reaksiyoner bir iktidar aygıtı tarafından yönetiliyordu.

Aslında Abdülhamit Batılılaşma ile imparatorluğun bir çıkış yolu bulabileceği yönündeki son iki yüzyıllık Osmanlı inancının tükendiği bir zamanda iktidara gelmiştir.

Onun modeli ya da siyasi aygıtı için vazgeçilmez bulduğu halifelik, cihat, din şemsiyesi altında birleşme gibi unsurlara dayanıyordu, “Osmanlıcılık” ya da “İttihad-ı Anasır” olarak ileri sürülen modeli reddetmişti, bunun tam tersine siyasi iktidar aygıtının silahlarını elinden aldığını ve toplumun korunma reflekslerini zayıflattığını savunuyordu.

Toplumsal olarak iktisadi kalkınma ya da bağımsızlık üzerine sistematik bir çalışması olmadığı gibi, toplumu eski sistemi içinde büyük bir kalkınmaya götürecek ve eski sistemi içinde yeniden bir birlik kuracak, halkın içinde barış tohumları ekecek bir merkezi devlet kurma projesi de yoktu. Abdülhamit büyük oranda sorunları gömmeye çalışan ve sorunlar yumağına karşı sürekli erteleme ve idare etme çabasını başarılı bir şekilde uygulayabilen bir hükümdardı, kendi içinde bakarsak, siyasi başarıları önemlidir, çünkü siyasi aygıtın yaşadığı karmaşayı ve kendi içinde çözülme tehdidini çözebilmiştir. Kendi döneminden gerek saray içinde, gerekse sarayın dışında yetişmiş, halkın sorunlarına “bilimsel çözüm bulacak” bir idareciler ordusunun izi hiçbir şekilde görünmüyordu. Bu anlamda okumuş insanlar, neredeyse bir güruh halinde, kitlesel bazda, ne olacak bu memleketin hali diye kendilerine soruyorlar ve bu soruya “düşelim halife-padişahın peşine o bizi er ya da geç, ama mutlaka selamete götürecektir” yanıtı veremedikleri için, sistem bir bütün halinde “çıkış yolu” arayanların tarihidir.

Siyasi iktidar, kendini istediği kadar din şemsiyesi altında hareket eden ve hatta kutsi insanlar olarak göstermeye çalışırsa çalışsın, büyü bozulmuştu ve eski tipte toplumda geleceğe ilişkin köklü bir inanç kalmamıştı: Osmanlı kendi içinde geleceğe dair köklü bir çıkış umudunu kaybetmişti. Eğer Osmanlı’daki yayınları, merkezi iktidarın politikalarını, sorunlara ilişkin beklentilerini ve uyguladığı politikaları alırsak, sistemin dengeli bir yürüyüşten çok daha fazla sallantılı ve sürüklenen karakterini görebiliriz.

Bu anlamda Saray ve onun idarecileri, sorunların önünde gitmekten daha çok arkasında sürükleniyordu ve bu anlamda yeni yetişen nesil, yani batılı eğitim almış, askeriye, tıbbiye başta olmak üzere, yeni kuşak büyük oranda “yönsüz-pusulasız” kalmıştı. Dönemin tartışmaları bu yönsüzlüğü-sıkışmışlığı ve akıl karmaşasını çok iyi görebilir.

İyi bir espri olarak Bizans’a dair anlatılan şu kıssadan hisse Osmanlı için çok net olarak geçerlidir: “Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u kuşattığında Bizanslı din adamları “meleklerin cinsiyetini” tartışıyorlardı.” Osmanlının çöküş döneminde Abdülhamit döneminde, Jön Türklerin başlangıcından Cumhuriyetin kurulmasına kadar, aydınlar arasındaki tartışmalar, skolastik tartışmanın çok net göstergeleri ile doludur, tartışmalar sorunların analizinden çok daha fazla, insanların inançları, itikatları ve nereye yaslanmak üzere politika geliştirdiklerine göre değişirken, tartışmalar büyük oranda gelişen, serpilen, büyüyen değil, gittikçe dışlayan ve kendi içine kapanan bir hat üzerine oturmuştu:

“1876 Anayasası’nda yapılmak istenen ve yapılan değişiklikler İslam dininin devletin resmi dini olduğu maddesine dokunamadığı için, din-devlet arası ilişki sorununun bir anayasa sorunu olarak değil, dolaylı bir yoldan kaçınılamayan bir sorun olarak” ortaya çıkmaktaydı. “Bu, din müessesinde yenilikler yapılması sorunu biçiminde ortaya çıktı. 1908 Devrimi’nden sonra din alanında modernleştirme gerekliliği üç ana düşün akımının birleştiği noktalardan biridir. Hepsinin başlangıç noktası şu gözlemde toplanıyordu: İslamlık akli, hatta tabii bir dindir. Bu aslındaki halinden çıkmış, akla ve tabiat kanunlarına aykırı inançlarla bozulmuştur. İslamlık’ı bunlardan temizleyerek saf haline döndürmek gerekir. En büyük “inkılap” bunu başarmak olacaktır.” (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, 439)

Ondan sonra İslam’a göre yönetim biçiminin şeklinden tutun, İslam akidelerine göre toplumsal kuralların neler olduğuna, şeriata göre yasaların nasıl olmasından tutun, meclisin yasa yapıp yapamayacağına kadar bir dizi skolastik tartışma can havliyle ve son derece canlı bir şekilde yapılıyordu.

Bu dönemde, tartışan aydınların içinde serpiliş geliştikleri ve kendi iktisadi rollerine göre politikalar geliştirecekleri bir sivil toplum yoktu, böylesi bir sınıfsal-temelsizlik tartışmaları çok daha duygusallaştırıyor, gelenekle çatışma haline sokuyor ve aynı zamanda skolastikleştiriyordu: yeni toplum hangi temel üzerinde kurulacaktı?

Bu neslin kendini dayayacağı ve üzerinde politika yapacağı toplumsal sınıflar ve iktisadi güçler yoktu:

Bu anlamda Türkiye kurulurken ya da Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken, büyük sözlere, cafcaflı çıkış yolu rehberlerine, iktidarın asillik iddiasına, dinsel referanslarına rağmen, büyük oranda (saray da dâhil) çarkın en kritik yerlerinde bulunan herkes:

Ülke dışından gelen baskılara, ülke içindeki azınlıkların siyasal taleplerine karşı, ülkeyi savunacak ne ideolojik ne de ekonomik bir birlik olmadığı için ve bu birlik söz ile sağlanması mümkün-olmayan bir şey olduğu için, yapılan analizlerin, bulunulan iddiaların, siyasal örgütlenmelerin, askeri müdahalelerin hiçbirisi asal belirleyen olmadı:

İş döndü dolaştı yine geldi zabit savaşına ve her şey devrildikten sonra, kendisini demokrat ve batılı tipte bir devlet olduğunu iddia eden, buna karşın en temel demokratik kurumları siyasi manevraları için geçersiz, işlevsiz ya da ilke-tanımaz hale getiren bir ekip tarafından Cumhuriyet kurulmuştur.

Türkiye, bugüne kadar gerçek anlamda asla demokratik olmadığı gibi, kim iktidara gelirse gelsin, gücünü test eden her durumda demokrasinin ilkelerini ve işleyiş biçimini zafiyet olarak görmüştür ve açıkça çiğnemekten kaçınmamıştır. Türkiye’de bu durum arızi, dönemsel ve istisnai değil, daimi, tarihe yayılmış ve genel bir haldir.

  1. Yeni yetişen ve kendini kurtarıcı olarak gören, dönemin alametifarikası sayılan “kurtuluş teolojisi” üretme yarışı dönüp dolaşıp sistemin tıkandığı ve yıkılışa gittiğini teyitle bitiyordu. Aynı zamanda saray içindeki paşa kesiminin önemli bir kısmının askeri performansından, vatandaşların gündelik ihtiyaçlarını karşılamaya kadar, Saray Politikasının yetersizliklerini “batılı eğitim almış elit kesim” görüyordu. Eğitim almış bu insanlar nihayetinde kendilerini eğiten kurumun bizzat değişimin önünde engel olduğunu keşfediyordu. Sonuçta projeler çatıştığında “Padişahım, Çok Yaşa” sözüne karşı çıkmak bir direniş anlamına geldi.

Osmanlı Rejimi, kendisine karşı yürütülen siyasi/ideolojik bir mücadele ile yıkılmadı. Hatta daha önemlisi, Osmanlı rejimine karşı esaslı bir ideolojik mücadele yürüten hiçbir örgüt de kendi içinden çıkmamıştır, çünkü Osmanlı İmparatorluğu sivil toplumun siyasi örgütlenmesine izin vermeyen bir toplumdu. Bu anlamda Osmanlı İmparatorluğu, dışa doğru büyüyememe ve yayılamama döneminden bu yana, yani gaza zihniyetinin başarılarının kesintiye uğramasından itibaren bir çözülüş süreci yaşamış ve bu süreç yüzyıllara yayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu tarihin zembereğinde sürekli zaman sıkışması yaşayan ve siyasetin başat, ekonominin üretken olmadığı bir toplumdur. Dahası sivil toplumun içinde gelişip serpileceği, üretim içindeki yerlerine göre örgütlenecekleri bir ekonomik gelişkinliğe sahip olmadığı gibi, zaman içinde böylesi dönüşümü geçirecek bir siyasi bağımsızlığını da kaybetmişti, gaza zihniyeti yerini iktisadi zihniyete bırakamadan İmparatorluk egemenliğini kaybetmişti.

Türkiye’de kurulduğu günden beri söylenen, batıda sınıflar vardır, ama biz de şu ya da bu nedenle “sınıflar teşekkül etmemiştir”, biz de kardeşlik vardır ve bunu bize din sağlamıştır iddiası, özünde azgelişmişliği teyit eden büyük bir yalandan başka bir şey değildir. İktisadi planda azgelişmişliğin bir sonucunu, bir tercihmiş gibi sunmak, sistemin en büyük tıkanıklığını onun üstün bir özelliği gibi nitelemek, yalnızca akla değil, sosyal olgunun kendisine de ve toplumsal işbölümüne de aykırıdır.

Osmanlı İmparatorluğunun kapitalistleşmemiş olması, onun sınıfları reddettiğinin bir göstergesi değil, ancak azgelişmişliğinin bir sonucu olarak görmek gerekir. Bu azgelişmişlik, Osmanlının bilerek isteyerek seçtiği bir yol olmayı bırakın, Osmanlıların bizzat kendisi çöküşün nedeni olarak görüyorlardı. Aralarında anlaşamadıkları, azgelişmişlik olgusu değil, büyük oranda bunun nedenleri idi. İktisadi sorun, dinsel, ideolojik, siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşmüştü. Gerçek ayrışma nedeni ise siyasal projeler arasındaki farklılıklar değildi: Bütün kritik tartışmaların gelip dayandığı yer, bizzat herkesin gözünün önünde olan, çıplak bir olgunun, azgelişmişliğin ve yoksulluğun nasıl aşılacağı ve Batılı devletlerin düşmanca politikalarına karşı “bağımsızlığın” nasıl tesis edileceği üzerinde yoğunlaşıyordu.

Bu anlamda bizim sosyal bilimlerimizin, ister tarih kürsüsünde olsun, ister iktisatta, isterse siyaset biliminde olsun, geçmişe dair yazdıkları ve kendi bakış açıları, geçmişi aşan ve onu bilimsel bir inceleme konusu yapan çalışmalardan çok daha fazla, geçmişin epistemi içinde kalarak yapılan bir “ontoloji” tartışmasına benziyor. Tartışmaların üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, tartışmalar büyük oranda medeniyet-üstünlük-gaza-siyasi olayların dökümü-siyasi çatışmaların olgusal dökümü üzerinden şekilleniyor. Bu Türkiye’de geçmişin tarihi yazılırken, büyük oranda geçmişin zihniyetini aynı kısırlığı içinde bugünde üretmek anlamına geliyor. Az gittik uz gittik, bir arpa boyu bile yol alamadık diyen masal prelüdü günümüzün tarih yazımında tekrarlanıyor: zihniyet büyük oranda aynıdır, hatta epistem bile büyük bir değişiklik geçirmemiştir. Bugünün tarih tartışması özünde skolastiktir, araçsaldır ve felsefi karakterine bürünmeden, “yüceleştirme-yerme” sonucunu elde etmek için geçmişi didiklemektir. Hatta toplumsal sorunların dökümü bile değil, daha çok Sarayın zihniyeti üzerinden geçmişin dökümü yapılmaktadır, kültürel dünya ve sosyo-ekonomik yapı büyük oranda arka planda kalmaktadır. Tarihi siyasal amaçlarımız için bir araç olarak gördükçe de geçmiş bugünden koparılmakta, tarihimiz çekişmelerin vesilesi oldukça daha anlaşılma niteliğini yitirip, kayıp bir romanı tamamlama çabalarına dönüşmektedir.

Tarihsel gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğuna gelip çok net bir soru sordu: bütün ciddi tarih, siyaset, ekonomi kitaplarına gelindiğinde özünde aynı soruyla karşılaşıyoruz, Osmanlı nedir?

Bu soru tümüyle kendi varlığından şüphe duyurtan ve özünde yapının kendisini sorgulamasına neden olan, bir varlıkbilim sorusudur ve Osmanlıya dair yazılanların büyük bölümü, Cumhuriyet de dâhil, aynı soruya odaklanır: biz neyiz, kimiz, ne istiyoruz, bu halimizden memnun olmadığımız açık olduğu halde, içinde bulunduğumuz olumsuz ve yıkıcı durumdan nasıl çıkabiliriz?

Osmanlı İmparatorluğu esaslı biçimde bu soruya yanıt aramış ve kendi içinde kalarak ve sistemi içeriden restore ederek hiçbir çıkış yolu bulamayacağını haykıran bir söylem üretmiştir. Cumhuriyet, aynı soruya aynı cevabı vererek Osmanlının sürüklenişini, kendi içinde debelenişini, toplumsal bir özne-olamama halinin devamı olarak, esasında geleneksel durumu ve çıkışsızlığı yeniden üretmiştir. Ne Osmanlı ne de Cumhuriyet Türkiye’yi sivilleştirememiştir, siyasi tartışmaya konu olan durumlar, tartışmalarda kullanılan argümanlar dönüp dolaşıp benzeri bir noktada buluşmakta ve tarih kullanacağımız en büyük içi olgu ve toplumsal biçimler ve ideallerle dolu olan büyük bir ardiye işlevi görmektedir. Kimi bu tarihte İslam’a büyük hizmetler vermiş bir ulus, kimi İslam’ın gelişmesini engellediği bir dar zihniyet, kimi Cihan Padişahının İmparatorluğu, kimi hoşgörü toplumu, kimi halka yapılan zulümler… görmektedir, ama siyasi iktidarın zihniyeti büyük oranda bu tarihi yazan insanların eserlerinde tam teşekküllü olarak yaşamaktadır.

 

 

Kemalist İktidar üzerine notlar 1-Zahit Atam

Başlangıçta Jön Türkler Vardı 

Jön Türkler hikâyenin başlangıcı gibi görünüyor, aslında başlangıç onlar değil. Osmanlı son iki yüzyılında sürekli olarak şunu idrak etmekle meşguldü: “Batıdan geri kaldık ve Batıya karşı askeri olarak kendimizi savunamıyoruz, buna bir hal çaresi bulmak lazım.”

Siyasi değerlendirmelerde neden bu kadar Jön Türkler öne çıkarılıyor?

Jön Türkleri çalışmak temel bir yolmuş gibi duruyor, niçin?

Niçin Jön Türkler sanıldığından çok daha fazla Osmanlının kaderi üzerinde etkiliymiş gibi gösteriliyor?

Sadece kendimize göre nedenlerle bunu kabul edelim ve devamında şu “sosyal olgu” ile karşılaşıyoruz:

“Hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi tarihi, Jön Türk ve Kemalistlerin ileri gelenlerinin, modernleşme ile gerçek demokrasi arasında bir seçim yapma durumu ile karşılaştıklarında, her zaman modernleşmeyi yeğlediklerini gösterecektir.” (Erik Jan Zürcher, Osmanlı Geçmişi ve Bugünün Türkiye’si, s. 262-63)

Peki, niçin?

Açıkça söylemek gerekirse, şu sosyal olguyu açıkça yazmak isterim: Antik Yunandan günümüze kadar, demokrasi ile siyasi çıkar ilişkisi çatıştığında, iktidar demokrasiyi değil, siyasi çıkarı tercih eder. Her koşulda ve her durumda, içinde bulunulan uygarlığın dünya ve insan görüşüne göre, insanlığın çıkarlarını temsil eden “ideal bir iktidar” modeli yoktur. En basit örneğinden söz edersek, Birinci Dünya Savaşından sonra, daha savaş yıllarında kurulan Sovyetler Birliği de dâhil, Avrupa Uygarlığının bir parçası olan tüm devletlerin siyasi tarihi, her kritik durumda Demokrasiyi ve Hakkaniyeti değil, dönemsel ulusal menfaatler üzerine kurulduğu için İkinci Dünya Savaşı önlenemez bir şekilde ve bütün yıkıcılığıyla yaşandı. Hiçbir ülke ne demokrasi ilkeleri üzerinden hareket etti ne de hakkaniyet üzerinden, üstelik demokrasi ile hakkaniyet aynı anlama gelmez.

Jön Türkler esas itibarıyla Meşrutiyet ya da Cumhuriyeti ideolojik nedenlerle, fikir hürriyeti açısından aramıyorlardı, onlara harekete geçiren Osmanlının “kurtuluşuna dair” Saray ve ulemadan farklı düşünüyorlardı ve bunları gerçekleştirebilmeleri için Meşrutiyet çok etkili bir araçtı. Üstelik bu modeli de batıdan almışlardı.

“Jön Türkler, otokrat Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indirmek ve 1878’de sultan tarafından askıya alınıncaya kadar Osmanlı İmparatorluğunun birkaç ay yaşadığı anayasa-parlamenter rejimi kurmak üzere bir kışkırtma ve direniş kampanyasına giriştiler. Böyle bir rejimin kurulmasıyla hem Avrupalı emperyalistlerin hem de ayrılma taraftarı olan milliyetçi grupların imparatorluğun içişlerine müdahale etmek için öne sürdükleri bahaneyi ortadan kaldırmış olacaklarını düşünüyorlardı.” (EJZ, age, 262)

Meşrutiyeti niçin istiyorlardı acaba? Burada söylenilenin aksine, Jön Türklerin Meşrutiyeti istemelerinin asıl nedeni kendilerini bir hareket alanı açmaktı, batıdan öğrendikleri modelleri test edebilecekleri, kuvvelerini fiile geçirebilecekleri bir zemin arıyorlardı, be zemin Meşrutiyet oldu. Osmanlıda yeni ortaya çıkan aydın kesim ve bu aydının siyaset yapma imkânları açısından bakıldığında, geleneksel kurumlardan, geleneksel yöntemlerden kopmuşlardı, aynı nedenle geleneksel mekanizmalar aracılığıyla da iktidara gelemezlerdi, kendi buldukları düşünceleri örgütleyemez ve Osmanlı siyasi iktidar aygıtında belirleyici olamazlardı.

Meşrutiyetle asıl murad edilen ne batının etkili bir diplomatik silahını ellerinden almak ne de azınlıkların yükselen milliyetçiliğine karşı etkili bir karşı silaha sahip olunacağına inanmaktır. Bu tespit üzerine bir tarih tezi kuramazsınız: Jön Türklerin kendileri aslında gelenekselden kopmanın ve Saray siyasetine yabancılaşmanın merkezinde olduğu, geleneksele inancın yittiği ve Batılılaşmanın farklı bir çıkış noktası olarak alınabildiği inancının giderek netleştiği bir düşüncenin ürünüdür. Jön Türkler örgütsel gücüyle değil, fikirleriyle varoldular ve siyasi olarak etkin olabilecekleri araçlara sahip değildiler.

Dolayısıyla şu saptamaya ulaşıyoruz: “Şükrü Hanioğlu’nun da belirtmiş olduğu gibi, Jön Türklerin meşrutiyet yandaşlığı, elitist konumlarıyla çatışıyordu. Yönetici sınıfa mensup olmaları, pozitivizme bağlılıkları ve pozitivizmin temelindeki anti-demokratik davranışlar; yığınlara duyulan derin güvensizlik, kendilerini, halkı eğitme misyonunu yüklenmiş aydın seçkinler olarak görmelerine neden oldu. Onların gözünde anayasa, kendi başına bir amaç değil, sadece bir modernleşme aracı ve göstergesiydi.” (EJZ, age, 262)

Aslında siyaset yapamayan ve halkla bütünleşecek laik ve kültürel kurumları bile kurması yıkıcılık olarak kabul edilen aydınların sürgüne gitmeyi bir marifet sayması, oraya gidince sıradan bir nefer konumuna düşmeleri, giderek halka ve sisteme yabancılaşmaları olağan değil midir?

Yığınlara duyulan derin güvensizlik, biz de yalnızca Jön Türklerin, daha sonrasında İttihatçıların ve nihai aşamada Cumhuriyetçilerin ortak özelliği değildi, başından itibaren Osmanlı İmparatorluğunda iktidar aygıtı yığınlara güvenmez ve başından beri yığınları yönlendirmek için iktidar aygıtı çok farklı geleneksel araçları kullanır.

Batı toplumları yirminci yüzyılın başından itibaren yığınlara karşı kuşkucudur ve demokratik ülkelerde dahi “yığınlar” özne kabul edilmemiş ve onları en kolay yönlendirebilen, manipüle edebilen iktidar aygıtları çok daha güçlü olmuşlardır. Demokrasi “yığınların tepkileri üzerine şekillenen”, “yığınların fikirlerini merkeze alan”, “yığınları toplumun sahibi olarak gören” anlamında ne felsefik olarak ne de siyasi olarak kabul edilmiştir, üstelik bütün yirminci yüzyıl kitle psikolojisi üzerine kullanılabilecek araçların geliştirilmesi, uygulanması ve “kamuoyunun ıslah edilmesi” üzerine kuruludur. Bu paradoksal tez, tezimin başlangıç noktalarından birisidir.

Dolayısıyla, deyim yerindeyse, “bir yığın ütopisti” olmadıkları için Jön Türkleri eleştirmek doğru değildir, esasında Jön Türkleri bizdeki batılılaşmanın ve siyasallaşma dinamiklerinin merkezine oturtmak da yanlıştır:

Çünkü Jön Türkler başından itibaren ulusal ya da İmparatorluk içinde kapitalizm gelişmediği için, sivil toplumun kendisi üzerine düşünmesi ve kendini biçimlendirmek için geleneksel kurumlar dışındaki dışında siyaset yapılabilecek bir sivil toplum oluşmadığı için, siyaset yapma imkânlarını arayan yeni ve muhalif bir aydın kesimiydi. Fikirleri ise esaslı, özlü ve bütünün (Osmanlılar ve imparatorluğun iktisadi ve siyasi muhatapları, kısaca “düvel-i muazzama”[1]) analizinden çıkarsanmamış, büyük oranda el kitapları düzeyinde ve tercüme ağırlıklı metinlerden şekillenmiştir: Jön Türkler rejim muhalifinden çok daha fazla rejime, daha çok da Saraya inancını yitirmiş aydınlardır.

Meşrutiyeti istiyor ve savunuyorlardı, çünkü “Abdülhamit yönetimi altında son derece katı olan sansür, Osmanlı basınında her türlü siyasi tartışmayı yasaklıyordu. Avrupa’daki göçmen Jön Türkler bir ölçüde kamusal sorunlarla uğraşmış olmakla birlikte, 1906 yılına kadar süren tartışmaları, bilimsel ve kültürel sorunlarla sınırlı kaldı, “politika yapmak” ikinci plana atıldı. Öncelikli hedef, Osmanlı kamuoyunda pozitivist düşünce yapısını ve dünya görüşünü yerleştirmek olduğundan, anayasal-parlamenter sistemin yeniden yürürlüğe girince siyasi programlarının ne olacağı üzerine çok az düşünüldü.

Temmuz 1908 Devriminden sonra ise imparatorluktaki durum dramatik biçimde değişti. Gazete ve dergi sayısı otuz kat arttı. Bu yayınlar, her türlü sorun hakkında tartışmayı teşvik ediyordu. Ancak Jön Türkleri her şeyden önce meşgul eden, “devletin nasıl kurtarılacağı” sorunu idi. Bu bağlamda, iki sorun dizisi üzerinde durdular: İmparatorluk, dünyanın önde gelen güçleri arasında yerini alabilmek için yeterince (ve yeterince hızlı bir şekilde) nasıl modernize edilebilirdi; ve devletin üzerine inşa edileceği dayanak noktası, ya da bağlayıcı unsur, ne olabilirdi?” EJZ, 263-64, Karpat,

Asıl mesele buydu, biz silkinişten başka çaresi yoktu ve İmparatorluk bu silkinişi neye dayanarak ve hangi vazgeçilmeze boyun eğerek, ama mutlaka batılı yöntemlerle kendini yenileyebilirdi?

Peki, Abdülhamit’in siyasi anlamı nedir? Abdülhamit’in oynadığı tarihsel misyon nedir?

Abdülhamit’e ilişkin söylenilen “kızıl padişah”, “jurnalciliği yerleştiren”, “cihatçı”, “son büyük Osmanlı Padişahı”, “gerici” niteleme sıfatlarının her birisi belirli tarihsel olgulara dayanmasına rağmen, Osmanlının modernleşme çabaları içinde en başarılı olanıdır.

Demokrasi teriminin Osmanlının modernleşmesinde etkili bir rolü olmayacağını kavramış, demokrasi dışı yöntemlerle büyük oranda halkı manipüle etmeyi başarmış ve etkili ve hızlı bir modernizasyon döneminin temellerini atmıştır. Tarihsel paradoksla, kendisinin modernize ettiği okullarda ve Sarayın öncülük ettiği araçlarla yetişmiş nesil bir yandan onu iktidardan alırken, öte yandan ise İmparatorluğu bitiren kararlara imza atmış ve nihai aşamada ise yıkılan imparatorluğun yerine Cumhuriyeti kurmuştur. Bu anlamda Abdülhamit Jön Türklerden çok daha fazla İmparatorluğun modernizasyonunda belirleyici bir rol oynamıştır.

Abdülhamit’in iktidarı devraldığı yıllarda ya da padişah ilan edilmesinden ayrılmasına kadar dönemin hiçbir momentinde Osmanlı İmparatorluğu “siyasi ya da iktisadi” olarak bağımsız bir devlet değildi ve en açık biçimiyle “yarı-sömürge” dönemini yaşıyordu, bunun en aktif göstergesi şu verilere dayanır:

“Yabancı sermayenin etki alanının Osmanlı İmparatorluğundan daha geniş olduğu bağımsız bir devlet herhalde yoktur. Bu miras, sadece ekonomik girişimleri ilgilendirmekle kalmaz, Türkiye’nin politik ve toplumsal hayatının tümüne etkilerini yayar… Siyasi denetim sağlamanın en güvenceli ve en basit yöntemlerinden biri sermaye kaynakları üzerinde egemenlik sağlamaktır… Eski Osmanlı İmparatorluğu, şaşılacak derecede dış mali çıkarlara ipotek edilmiş durumda idi.” (E. G. Mears, “Modern Türkiye”, 1924, akt. K. Boratav, s. 19)

 

“Yarı-sömürgeleşmiş bir toplum yapısı” hammadde ihracatçısı, sınai ürün ithalatçısı olan bir ekonomik yapı, Uluslararası ihtisaslaşmanın bu klasik biçimi 19. yüzyılın ilk on yılından başlayarak süregelen dönüşümler sonucunda yerleşmiş ve Avrupa kökenli sınai ürünler iç piyasaya büyük ölçüde egemen olmuştur.

  1. yüzyılın başlarında Oİ kendi kendine tekstilde yeterliyken, yaklaşık 100 yıl sonra %80-90 oranında ithalatçı bir konuma sürüklenmişti.

Osmanlı İmparatorluğunun yarı-sömürge niteliğinin en açık belirtisi, dış borçlanmalar –Düyun-u Umumiye- sürekli imtiyazlar arayarak ülkeye giren yabancı sermaye yatırımları- giderek ağırlaşan ve yaygınlaşan kapitülasyonlar zinciri sonunda ülke yönetiminin önce iktisadi, sonra büyük ölçüde askeri ve siyasi alanlarda emperyalizmin denetimine girmiş olmasıydı. İmparatorluktan Cumhuriyete geçişin sancıları kısmen de (…) bu ekonomik tutsaklığa karşı verilen çetin mücadelelerden kaynaklanacaktır.

“1913 ve 1915 yıllarında yapılan sanayi sayımları, bugünkü Türkiye sınırları içinde kalan Batı Anadolu ve Marmara bölgelerinde, yani ülkenin en gelişmiş yörelerinde, 1908’den önce kurulmuş sınai tesislerin, 20 un değirmeni, 2 makarna, 6 konserve, 1 bira fabrikası, 2 tütün mağazası, 1 buz, 3 tuğla, 3 kireç, 7 kutu, 2 yağ, 2 sabun, 2 porselen imalathanesi, 11 tabakhane, 7 marangoz ve doğrama atölyesi, 7 yün, 2 pamuklu iplik ve dokuma, 36 ham ipek, 1 ipekli dokuma ve 5 “sair” dokuma fabrikası, 35 matbaa, 8 sigara kâğıdı, 5 madeni eşya ve 1 kimyasal ürün fabrikasından ibaret olduğunu ortaya koyuyor.” (Boratav, TİT (1908-2007), s. 20-21).

1908-1922 dönemi, esas olarak, Osmanlı İmparatorluğunun bir dizi savaş, ihtilal darbe ve ayaklanma sonunda tarihe karıştığı yıllar olarak bütünlük taşır. Ancak bu yıllara iktisadi bir perspektifle bakacak olursak, dönemi, “eksik kalmış bir burjuva demokratik devrimi” veya “ulusal bir kapitalizm doğrultusunda atılan ilk ve çekingen adımlar” ifadeleriyle nitelendirmek uygun olacaktır.

[1] Düvel-i Muazzama (İng: Great Powers, Fr: Grande Puissance). Düvel devlet kelimesinin çoğuludur. Günümüz Türkçesi ile Büyük DevletlerBüyük Güçler olarak ifade edilebilir. Genel olarak bu terim ekonomileri, dış siyasetleri ve askeri güçleri ile küresel alanda etkisi olan devletleri kapsamaktadır.

Avrupa’ da bu terim ilk olarak, Napolyon sonrası dönemde devletlerarası ayrımı ifade etmek ve dünya ölçeğinde etkili olan güçleri ayırt edebilmek için kullanılmış ve Osmanlı İmparatorluğu‘na terim bu dönemde geçmiştir. İmparatorluğun son dönemlerinde Avrupa’nın süper güçlerini betimlemek için bu ifadeye sıklıkla başvurulmuştur. (Wikipedia)