Ana Sayfa Köşe Yazıları SİYASİ İKTİDARLA SERMAYE SINIFI SANATA DÜŞMANLIKTA YARIŞIYOR* – Adil Okay

SİYASİ İKTİDARLA SERMAYE SINIFI SANATA DÜŞMANLIKTA YARIŞIYOR* – Adil Okay

SİYASİ İKTİDARLA SERMAYE SINIFI SANATA DÜŞMANLIKTA YARIŞIYOR*

 Sanatçı neden iktidara biat eder… Neden baş kaldırır?

Son söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Neyse ki devlet zoruna, karartmalara, kapatmalara, yasaklamalara, tutuklamalara, işsiz bırakmalara, “üst düzeyden” tehditlere rağmen hâlâ baş eğmeyen sanatçılar var.

Sanatçı Ferhat Tunç, 2019’un ilk günlerinde havaalanında gözaltına alındı. Sonra serbest bırakıldı. Bu ilk değil. Tunç daha önce de defalarca gözaltına alınmış ama muhalif kimliğinden taviz vermemişti.

Sanatçı Pınar Aydınlar, hapishaneden çıkar çıkmaz toplumsal muhalefet içinde yerini aldı. Susmadı. Baş eğmedi. Ancak konserlerine engeller çıkarılmaya başlandı. En son 12 Ocak’ta Mersin’de Serhat Çarnewa ile birlikte vereceği konser valilik tarafından yasaklandı.

“Tiyatrocu Levent Üzümcü’nün Gaziantep’te sahne almasının yasaklanmasından sonra Sakarya Üniversitesi de oyuncu Fırat Tanış’ın tiyatro oyunu için verilen Sakarya Üniversitesi Kültür ve Kongre Merkezi tahsisini iptal etti.”

Tiyatro oyuncusu Barış Atay’ın “Sadece Diktatör” adlı oyunu da birçok kentte yasaklanmıştı.

Füsun Demirel de bu faşizan uygulamalardan nasibini almıştı.

Grup Yorum üyelerinin de çoğu hâlâ tutuklu ya da sürgün.

Son zamanlarda kamuoyunda en çok konuşulan olay ise, Metin Akpınar ile Müjdat Gezen’in, ilerleyen yaşlarına rağmen sorgulanmaları ve cezaevi ile tehdit edilmeleri oldu. Bu yapılan da aynı kötülük üreten iktidarın uygulamalarından biridir. Onlar çok popüler oldukları için kamuoyunun dikkatini çektiler. Fazıl Say, Bülent Ortaçgil, Mahzar Alason gibi uzlaşma yolu seçmedikleri için tacize uğradılar. Onlar üzerinden devlet, muhalif sanatçılara yeniden sopa gösterdi.

Son olarak (31 Ocak 2019) Yeni Kapı Tiyatro grubu oyuncusu Nazlı Masatçı, herkese kolaylıkla yapıştırılan “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla tutuklandı.

Tabi devlet destekli saldırıları da unutmamak gerekiyor. İçki içiliyor diye basılan galeriler, Fuarlardan keyfi olarak kaldırılan eserler, Füsun Demirel’e, Sıla’ya, Deniz Çakır’a ve daha onlarca sanatçıya karşı linç girişimi. AKM’den Batman Yılmaz Güney Sahnesine kadar kapatılan Kültür Merkezleri, Sanat Edebiyat dergileri, sahne bulamayan tiyatro grupları, sansüre uğrayan filmler… Bunlar saymakla bitmez.

Bu arada halkın büyük çoğunluğunun görmedikleri de var. Malum yandaş basından bu gelişmeleri okuyamazsınız. Ancak özel olarak araştırma yaparsanız öğrenirsiniz. Mesela: “Kayyım dolayısıyla Diyarbakır, Batman ve Hakkari’de belediyelere bağlı tiyatrolar dağıtıldı; Mardin Çocuk ve Gençlik Tiyatro Festivali, festivali düzenleyen derneğin kapatılmasıyla iptal edildi. Amed Tiyatro Festivali başka şehirlerde gerçekleşti. Kültür sanat alanında faaliyet yürüten çok sayıda Kürt derneği (MKM/Mezopotamya Kültür Merkezi, Kürt Yazarlar Derneği, Dicle Fırat Kültür Derneği, Mezopotamya Sanat Derneği, Arzela Kültür Merkezi, Med Kültür Merkezi, BEKSAV/Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı, Gölge Kültür Merkezi, Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi, Seyr-i Mesel Sanat Atölyesi Derneği, Uluslararası Mardin Çocuk ve Gençlik Tiyatro Festivali’ni organize eden Dramatik Sanatlar Eğitim ve Araştırma Derneği vb.) mühürlendi ve çıkan KHK silsilesiyle kapatıldı.” (Siyah Bant)

Peki, benim kitapların başlarına gelenler

Hapishane “Eğitim komisyonları” politik tutsaklara yolladığım kitapları birçok kentte yasakladı. Daha önce de bu “okumaz – yazmaz hapishane eğitim komisyonları” hakkımda emniyete ihbarda bulunmuştu. Savcılık ifademi almıştı. Olay basında “Aziz Nesin’lik Dava: Adil Okay’ın salyangoz vakası” diye yer almıştı. Gülmüştük ama hiç yoktan taciz de edilmiştik “ailecek”. Daha sonra ‘Hapishanelere Esinti Yollayalım’ adlı araştırma kitabımın, hemen hemen tüm cezaevlerinde “sakıncalı” denilerek yasaklandığını yine tutsakların yolladığı mektuplardan öğrendim. Tutsakların bu kitabımı almak için yürüttüğü hukuk mücadelesi sonuçsuz kaldı. Oysa bu kitap yasal ve kitapçılarda satılıyor. Velhasıl bir tutsağın kitaplarımı okuması için mahkemeye başvurması aylarca uğraşması gerekiyor. Hele son romanım (araştırma kitabı değil ROMAN) “Arkası Yarın’ın yine “Cezaevleri Eğitim Komisyonları” tarafından yasaklanması akıl alır değil. Bu kadar mı fütursuz, izansız, cahil olunur. Hayatlarında okuduğu roman sayısı 10’u bulmayan bu insanları nasıl bu görevlerde tutarlar diye sormadan edemiyorum. Bu romanı yolladığım politik tutsak Sinan Bülbül, aylarca uğraşarak, mahkeme kararıyla kitabı alabilmiş. Sinan, Hapishane eğitim komisyonunun raporu ile İnfaz hâkimliğinin ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararlarını bana yollamış. O dört duvar arasında yasal haklarını korumak – almak için çırpınan, uğraş veren tutsakları kutluyorum.

AKP’den nemalanan sermaye sınıfının marifetleri

 Burada bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Bu saldırılar sadece kolluk kuvvetlerinden, mahkemelerden, valiliklerden, sansür kurullarından, Kültür Bakanlığı’ndan, Kayyım’lardan gelmiyor. Aynı zamanda AKP’den nemalanan sermaye sınıfı da “muhalif sanatçılar”a karşı sansür uygulamakta yarışıyor.

Yani siyasi İktidarın yanı sıra “Sanat”a yatırım yapan, halkın parasıyla halka hizmet etmiş görünen bankalar- holdingler de kendi açtıkları kültür merkezlerinde, sergi salonlarında kraldan daha çok kralcı pozisyonunda sanatçılara sansür uygulamaktadır.

Velhasıl sanattan korkan, sanata ve sanatçıya düşman bir devlet karşımızdaki. Sermaye sınıfından destek alan bu devlet aklı kötülük üretiyor. Bu kötülük tohumları çürük – zehirli meyveler veriyor. Aydınlar- sanatçılar arasında iktidara biat edenler, çürüyenler, zehirlenenler çoğalıyor.

Rutkay Aziz’in altını çizdiği gibi, Kenan Evren döneminde dahi “sanatçılar- aydınlar” bu kadar sinmemiş, pısırıklaşmamıştı. Bir avuç istisna dışında. Ben bu yazıyı hazırlarken “Sinemada Sansür” olarak yorumlanan yasa tasarısının kabul edildiği haberi geldi. Arkasından basında yer alan bir fotoğraf karesi Rutkay Aziz’i haklı çıkardı. Cumhurbaşkanı, Demet Akbağ ile Yılmaz Erdoğan gibi “sanatçılar”ı toplamış, yeni sansür yasasını alkışlatıyordu.

Bu ve benzeri fotoğraf kareleri tarihe kalacaktır. Kimsenin kuşkusu olmasın.

Peki, sanatçılar bu gelişmeler karşısında nasıl tavır almalı?

Defalarca yazdım bu konuda. En azından bu durumdan rahatsız olduklarını bildiğim, çıkar için kalemini – notasını – fırçasını satmayan ama sessiz kalan sanatçı dostlarımı sarsmak için yazdım.

O yazılarımdan birinden alıntı yapayım:

 Kapitalist sistem artık insanlığın üretime devam edebilmesi için tek ihtiyacının ekmek ve barınmak olmadığının bilincindedir. İnsanlık bu gün sosyal gıdaya, yani sanata da ihtiyaç duymaktadır. Siyasi iktidar sistemin devamı için vasıflı iş gücüne olduğu gibi, bilim insanına ve sanatçıya da gereksinim duymakta, muhalif sanatçıları da rüşvetle veya devlet sopasıyla pasifize etmeye çalışmaktadır.

Peki, sanatçılar bu gelişmeler karşısında nasıl tavır almalı?

Sanatçı biriktirdikleriyle – gözlemleriyle eser meydana getirir. Bu birikim uzaydan gelmiyor. Önce doğup büyüdüğümüz coğrafyanın, sonra da uzak diyarların sesleri, bizim sanat edimimize etki ediyor. Bu girift ilişkilerin – seslerin arasından “imdat çığlıkları”na, her dilden yakılan ağıtlara kulak tıkamak mümkün elbette. Sadece deniz dalgalarını, ispinoz seslerini veya aşk nağmelerini işitmek üzere kendimizi kodlayabiliriz. O da siyasi bir tercihtir. Bu durumda sanatçı, üç maymunları oynayarak siyasi iktidara dolaylı da olsa destek sunar. Oysa “egemenlerin siyaseti” copuyla, mahkemesiyle, hapishanesiyle, yandaş medyasıyla, Kültür Bakanlığı’yla, sansür kuruluyla, sermaye piyasasıyla, kışkırttığı linç sürüleriyle, artık kalıcı hale gelen OHAL uygulamalarıyla bir heyula gibi sanatın – sanatçının üzerinde iken, biz istediğimiz kadar “siyasetin dışındayız” diyelim, bunun inandırıcılığı olmaz.

Sözünü ettiğim “siyaset”, bu coğrafyada AKP Devleti’dir. Ama hemen vurgulamalıyım ki “sanata ve sanatçıya” müdahale AKP ile başlamadı. Bunun için Sebahattin Ali’nin, Nazım Hikmet’in, Cegerxwin’un, 1940 Toplumcu kuşağı denilen yazar ve şairlerin hayat hikâyesini, onların da dönemin siyasi iktidarları tarafından zindanlara tıkıldığını yeniden anımsamakta yarar var. Hatta çok geriye gidip, dünya tarihinden örnekler verebiliriz. Ancak bizim ülkemizde “siyaset” sanata, hiçbir zaman AKP iktidarı kadar fütursuzca saldırmamıştı. Örneğin, “Danimarka merkezli ifade özgürlüğü organizasyonu Freemuse tarafından her yıl açıklanan sanata ve sanatçılara yönelik sansür, saldırı ve hak ihlalleri raporuna göre Türkiye, sansür ve saldırıda ilk 10’da yer alıyor.

 

Bu korku imparatorluğunun sınırları içinde yaşayan sanatçılardan “susanları” suç ortağı saymıyoruz belki ama yine de “Daha ne zamana kadar susacaksın güzel kardeşim.” diye sitem etmeden duramıyoruz.

Sonsöz mü?

Söyleyeyim. AKP İktidarı ve sermaye sınıfı, bizzat itiraf ettikleri gibi -tüm müdahalelerine rağmen- “dikkate değer sanatçı” yetiştirememiştir. Sanat camiasını, sopa ya da havuç politikasıyla tamamıyla ele geçirememiştir. Belki önemli bir kesimi sindirmiş, korkutmuş ama yandaş yapamamıştır.

Zira “sanat itaatsiz olanı seçer”… Aksi sanatçının intiharıdır.

Velhasıl biz bu filmi daha önce de görmüştük.

Şimdi yüksek sesle konuşma cesareti gösteren muhalif sanatçılara destek zamanıdır.

Dayanışma zamanıdır.